Featured

Carl Sagan ve Marihuana Üzerine

Bu makale, 1971'de yayımlanan Marihuana Reconsidered (Marihuana Gözden Geçirildi) adlı kitap için 1969 yılında yazıldı. Sagan o yıllarda...

3 Mart 2011 Perşembe

Zamanın bu kadar hızlı geçmesine şaşıracağıma biraz ders çalışsam ne de güzel olurdu. Şu his tanıdık geldi mi: Günlerdir çalışmak dışında pek bir şey yapmadığın halde hâlâ inanılmaz gelen bir şekilde hafta bitmek üzere ve aslında 3 gündür hiçbir şey yapmamış gibi hissediyorsun. 

Yarın erken uyanmam gerekirken hala yararsız şeylerle uğraşıyorum, bunu yazmak gibi. Ama artık bu yönümü seviyorum; hayat, üçte birini uyuyarak geçirecek kadar değersiz değil.

1 Mart 2011 Salı

İmza

Toplumda/iş hayatında "belli bir yere gelmiş", kendine güveni yüksek olup da imzası devasa ve afili olmayan birini bile görmedim. Benimki mi? Karınca boku gibi.

27 Şubat 2011 Pazar

Belki şimdi daha açıktır.

"There's just no point hating someone you love. I mean, really love."
                                                                                                                 John Lennon

19 Şubat 2011 Cumartesi

Elektrik kesintisi

18 Şubat 2011 gecesi Taksim'de elektrikler kesilmiş.

Bunun bana yansıması, İstiklal Caddesi'nde bulunan bürodaki server'a bağlanıp yetiştirmem gereken işi yapamamış olmam ve bütün planlarımın altüst olması oldu.

Şu anda çok sinirliyim ve bunu birileriyle paylaşmazsam sinirden uyuyamayacağım.

O elektriği kesen, bu şehri yöneten ne kadar insan varsa hepsinin yıllar boyu büyük acılar çekmesini ve yaşlanınca da acılar içinde ölmesini diliyorum. Ayrıca annelerine de laflar hazırladım ama buraya yazamayacağım.

Ölmeden Önce Yapacağım 101 Şey

Ben de modaya uyup kendime "ölmeden önce yapacağım 101 şey" listesi hazırladım:


1 Mutlu ol.
2 Mutlu ol.
3 Mutlu ol.
4 Mutlu ol.
5 Mutlu ol.
6 Mutlu ol.
7 Mutlu ol.
8 Mutlu ol.
9 Mutlu ol.
10 Mutlu ol.
11 Mutlu ol.
12 Mutlu ol.
13 Mutlu ol.
14 Mutlu ol.
15 Mutlu ol.
16 Mutlu ol.
17 Mutlu ol.
18 Mutlu ol.
19 Mutlu ol.
20 Mutlu ol.
21 Mutlu ol.
22 Mutlu ol.
23 Mutlu ol.
24 Mutlu ol.
25 Mutlu ol.
26 Mutlu ol.
27 Mutlu ol.
28 Mutlu ol.
29 Mutlu ol.
30 Mutlu ol.
31 Mutlu ol.
32 Mutlu ol.
33 Mutlu ol.
34 Mutlu ol.
35 Mutlu ol.
36 Mutlu ol.
37 Mutlu ol.
38 Mutlu ol.
39 Mutlu ol.
40 Mutlu ol.
41 Mutlu ol.
42 Mutlu ol.
43 Mutlu ol.
44 Mutlu ol.
45 Mutlu ol.
46 Mutlu ol.
47 Mutlu ol.
48 Mutlu ol.
49 Mutlu ol.
50 Mutlu ol.
51 Mutlu ol.
52 Mutlu ol.
53 Mutlu ol.
54 Mutlu ol.
55 Mutlu ol.
56 Mutlu ol.
57 Mutlu ol.
58 Mutlu ol.
59 Mutlu ol.
60 Mutlu ol.
61 Mutlu ol.
62 Mutlu ol.
63 Mutlu ol.
64 Mutlu ol.
65 Mutlu ol.
66 Mutlu ol.
67 Mutlu ol.
68 Mutlu ol.
69 Mutlu ol.
70 Mutlu ol.
71 Mutlu ol.
72 Mutlu ol.
73 Mutlu ol.
74 Mutlu ol.
75 Mutlu ol.
76 Mutlu ol.
77 Mutlu ol.
78 Mutlu ol.
79 Mutlu ol.
80 Mutlu ol.
81 Mutlu ol.
82 Mutlu ol.
83 Mutlu ol.
84 Mutlu ol.
85 Mutlu ol.
86 Mutlu ol.
87 Mutlu ol.
88 Mutlu ol.
89 Mutlu ol.
90 Mutlu ol.
91 Mutlu ol.
92 Mutlu ol.
93 Mutlu ol.
94 Mutlu ol.
95 Mutlu ol.
96 Mutlu ol.
97 Mutlu ol.
98 Mutlu ol.
99 Mutlu ol.
100 Mutlu ol.
101 Mutlu ol.

Olaya biraz fazla "metasal" yaklaştım sanırım.

Mesai

Arkadaşlarla dışarıda takılırken gece saat 12yi geçince yakın zamana kadar ailemin çok endişelenip sürekli çağrı yağmuruna tutmalarından sonra, son zamanlarda gece 12ye kadar işte kalınca hiç de meraklanmamaları, onlardan ziyade benim adıma üzücü bir durum sanki.

17 Şubat 2011 Perşembe

Fotoğraf

Genelde saçma fotoğraflar çekiyorum. Hatta bu yüzden aşağılandığım da oldu. "İlginç" ya da "çekmeye değer" şeyler kadar, hatta onlardan daha çok tamamen sıradan şeylerin fotoğraflarını çekiyorum fotoğraf makinam yanımda olduğunda. Örneğin, arkadaşlarla hep oturduğumuz barın baktığı izbe sokağın eğreti bir fotoğrafı, ya da sık sık buluştuğumuz bir evde otururken çekilmiş odanın boyası dökük duvarının fotoğrafı.

Bu tip fotoğrafları, ne insanların çektiği über-sanatsal fotoğraflara ne de kendi uğraşıp çektiğim fotoğraflara değişirim. Çünkü o eğreti ve sıradan fotoğraflara şöyle bir 2 sene sonra baktığımda yakaladığım ayrıntıları ve kendime yaşattığım anıları/acıları hiç ama hiçbir yerde bulamıyorum.

Anı ve acı sözcüklerinin sadece bir harf farketmesi ise manidar.

15 Şubat 2011 Salı

Bazı web siteleri ve elektronik sistemler, hata yapıp şifreni bir kaç kere yanlış girdiğinde hesabını kitler. Ancak doğru bilgileri sağladıktan sonra sana yeni şifre edinme hakkı verir. Hatta bazıları bu süreçte hesabını sıfırlar. Yeni şifreni aldıktan sonra, artık sadece kullanıcı adı aynı kalmış yeni bir insansındır o sistem için. Hataların affedilmiştir, tekrar erişimine izin verilmiştir.

Teknolojik sistemler en ufak hatayı gözden kaçırmaz, ancak her zaman affederler. Düzeltmek senin elindedir, "ben değiştim, bir şans daha istiyorum"a duygusal yaklaşmaz, sana inanır. Yine hata yaparsan, yine rest çeker sana, ama kendini inandırabilirsen yine affeder.

İnsanlar böyle değil. Söylemek içimi acıtacak ama, iyi ki değil. Böylece hatalarımızdan ders çıkarabiliyoruz, karşılığında önemli şeyleri kaybetsek de.

11 ayın sonuna doğru, senin daha ilk hafta dediğin şeyi yeni algılayabiliyorum. Artık bu konuda daha tecrübeliyim, ileride daha az hata yapacağım. Umarım.

Ya da çaresizlikten "her işte bir hayır vardır" kafası yaşıyorum.

10 Şubat 2011 Perşembe

23

Geçenlerde Komedi Dükkanı'nda (bu aralar uzun zamandır izlemediğim kadar televizyon izliyorum, evet) gençten bir kız çıktı konuk olarak. Bir ara Tolga Çevik'le aralarında yaş muhabbeti geçti; Tolga Çevik kıza "sen 14 yaşında mısın?" diye sorduğunda kız öyle bir baktı ki, sanki 40 yaşındaki olgun bir kadına toy çocuk muamelesi yapılıyor. Ve  kız Tolga'yı standart ergen ukalalığıyla "hayır 15!" diye düzeltti.

Ben de öyleydim o dönemler, çoğumuzun olduğu gibi.

Şimdi 23 yaşındayım, gerçeğin ortaya çıkmasının imkansız olduğu yerlerde yaşımı küçültüyorum; 22 diyorum, 21 dediğim bile oldu. Çünkü yaşlanmaktan korkuyorum, yaşadığım hayattan öyle mutsuz olmasam bile. Zaten hep öyle düşünülür; "hayatı istediği gibi dolu dolu yaşayamayanlar yaşlanmaktan korkar, çünkü hep erteledikleri şeyleri yapamadan yaşlanmak istemezler" gibi bir klişe vardır. Halbuki şu anda yaptıklarından gayet memnun olup "keşke hep böyle gitse, hiç yaşlanmasam" diyenler de olamaz mı?

Belki de o yaşlardaki hayatımı geri istiyorum. O yaşlar dediğim, en fazla 2 sene öncesi.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Pınar Öğün



Çoook uzun zamandır ilk defa bir Türk dizisini düzenli olarak izlemeye başladım sanırım, özellikle okul tatile girdiğinden beri: Türkan.

Sebebi ne dizinin güzel olması, ne de Türkan Saylan'a ve hayatına olan özel ilgim. Tek nedeni Türkan'ı oynayan Pınar Öğün.

Aşık olduğun kızı ilk gördüğünde ilgini çekmez ya bazen, ya da çok sevdiğin bir şarkıyı ilk dinlediğinde. Ama sonraki karşılaşmalarında gittikçe daha çok hoşuna gider ve bum! Aynı böyle oldu benim için. İlk kez yazın sonunda annem izlerken denk gelmiştim, sonra aralıklarla yine gözüme çarptıkça izledim ve işte, artık beni pençesine aldı!

Böyle dizilerde gördüğüm güzel kızlarla ilgili yazmak pek huyum değil,  ki genelde o çok süslü sosyetik tipleri beğenmiyorum, ama artık yolda yürürken falan da Türkan aklıma gelmeye başlayınca "noluyor lan?!" demedim değil kendi kendime. Yoksa ben de mi bir ünlüye platonik aşık olcam?
 
Kız hakkında biraz araştırma yaptım ve çok çarpıcı gerçeklere ulaştım ayrıca:

1) Kız evli, hem de Mehmet Ali Alabora ile!

2) Kız çerkez. Evet çerkez. Çerkes diyen de var. Buradan yola çıkarak çerkez kızlarının güzel olduğunu kanıtlamış olduk. Ama keşke bana O'nu hatırlatmasaydın Pınar Öğün, o zaman her şey daha güzel olacaktı. Açıkçası kıl oldum biraz sana. (Hey, bu belki de iyi bir şeydir, artık çerkez lafını duyunca uyuz olmam falan! Zaten olur olmaz her yerde "çerkez kızları güzel oluyor diyorlar" lafını duymaya başladım, bu da az sinir bozucu değil.)

Karı-koca yapılan bir röportajlarından ilginç bir kısmı alıntılayarak yazıma son veriyorum.

M: Dürüst olalım mı? Pınar Çerkez bir aileden geliyor ve onların kültürüne uygun olan bizim evlenmemizdi. Öyle de yaptık.
P: Aynı evde evlenmeden beraber yaşasaydık huzursuz olacaktım. Çevre baskısından kurtulmuş olduk böylece. 



Bi dakika, sen O'na benziyorsun da sanırım biraz...

Belki de kendime şunu sormalıyım: O bu kadar güzel olmasaydı, O'na 10 ayın sonunda yine bu kadar aşık olacak mıydım?


05.02.2011'de gelen ekleme: Son bölümde saçlarını kestirmişsin (fotoğrafını bulamadım). Ve bu halinle O'na gerçekten çok benzemişsin. Bütün çerkezler birbirine benziyor olabilir mi, tüm yahudilerin birbirine benzemesi gibi..? Yok ya iyice abarttım. Daha çok "kimi sevsem sensin" kafası sanırım. Ama kesin benziyor (ee yani?)..

17.06.2013'te gelen ekleme: Kendisi Gezi direnişinin en öndeki neferlerinden biri oldu. Teşekkürler Pınar Öğün, teşekkürler Memet Ali Alabora!

28 Ocak 2011 Cuma

Teknolojinin Basitliği vs. Dilin Karmaşıklığı

Kendine not:  Yolda yürürken aklına gelenleri kenara yazmayınca hep unutuyorsun, artık en azından bloga falan yaz, zaman bulunca düşünceni şekillendirirsin.

Günümüz teknoloji konseptlerinde, özellikle son kullanıcıya hitap eden ve kullanıcının doğrudan etkileşimiyle çalışan ürünlerde (akla ilk gelenler cep telefonları, bilgisayarlar ve bunların kullanıcı arayüzleri), 21. yüzyılda sadelik, minimalizm ve basitlik ön plana çıkıyor. İşletim sistemleri sadeleşiyor, görüntüsü ve kullanımı basit olsun diye kullanıcıya aşina olunmayan yepyeni konseptler bile tanıtılıyor; örneğin işler tek butonla hallediliyor ve o butona nerede, ne zaman ve hangi süreyle bastığımız üzerinden farklı işlemler yapılıyor.

Kısacası günümüz teknolojik ürünlerinde artık gereksiz tek bir mekanizma bile yok. Bir iş daha az işlemle, daha az tuşla yapılabilecekse, aynen öyle yapılıyor.

Bu basitleştirme furyası özellikle teknolojide çok yoğun. Diğer alanlarda bunun pek gerçekleştiğini düşünmüyorum. Belki olsa olsa tasarım işlerinde oluyordur, ama zaten o da çoğu zaman teknolojiyle iç içe geçmiş durumda.

Artık bahsetmek istediğim noktaya geleyim:

Teknolojide böyle bir basitleştirmeye yönelinebiliyor, kullanıcının alışkanlıklarını toptan değiştirmek göze alınarak. Çünkü, sonuçta eskisinden çok daha basit ve rahat bir kullanım vaat ediliyor.

Aynı şey dilde de yapılabilir mi?

Dün birine hemen bir SMS göndermeye çalışırken farkettim ki, normalde yazmam gereken harflerin sadece yarısını yazarak derdimi anlatabiliyorum. Bu büyük bir buluş değil tabi, herkes bunu farkediyor. Ama neden buna karşı bir şey yapmıyoruz? Dili sadeleştirmek çok mu zor? Dilin kullanımını, derdimizi anlatabileceğimiz minimum seviyeye çekmek çok mu yanlış olur?

Tabi böyle bir durumda günümüzde kullanımda olan "normal" dili tamamen kaldırmaktan bahsetmiyorum.  Daha çok şöyle bir şeyden bahsediyorum:

En basitinden "ben gidiyorum" demek yerine "ben gidiyor" dersek de derdimizi anlatabiliyoruz. Garip mi geldi? E normaldir, kaç yüzyıldır bunu böyle kullanmıyoruz çünkü.

Aslında bu durumu diğerlerinden daha çok sağlayan diller var, İngilizce'nin "kolay ve çabuk öğrenilir" olmasının nedenlerinden biri bu aslında.

Daha azı yetiyorken, en azından günlük konuşmada - ya da dilin hızlı kullanılması gereken yerlerde-, neden daha çoğunu kullanıyoruz? Ve hayatta en çok kullandığımız şeyle ilgili alışkanlıklarımızı değiştirmek çok mu zor?

Ben bunu biraz düşüneceğim.

23 Ocak 2011 Pazar

Cashback

It takes approximately 500 pounds to crush a human skull.
But the human emotion is a much more delicate thing.
Take S[uzy], my first real girlfriend.
My first real break-up, happening right in front of me.
I never thought it was going to be similar to a car crash.
I've slammed the breaks, and I'm skidding toward an emotional impact.
So, is this all my fault?
It's funny what goes through your mind at a time like this.
The two and a half years we spent together.
The promises we made. The holidays we took with her parents.
The lamp we bought at IKEA together.

In the weeks that followed the break-up, I tried to figure out what went wrong.
Why did we break-up?
It's funny, but when I think back now, the reasons seem so small.
One day she's with me and she's saying I love you, and the next week she's with someone else, probably saying the same thing.
So did she really love me?
What is love, anyway?
And is it really that fleeting?

15 Ocak 2011 Cumartesi

Uyku - 2

Günlük ortalama 5 saat uykuyla ve her gün erken kalkmayla geçen 15 günün ardından bugün öyle bir uyuyacağım ki, adeta gururluyum. Akşam olmasını bekliyorum heyecanla. Bildiğin osura osura uyuyacağım (literally). Sabah 2 saat yataktan çıkmayacağım, kalkınca haftalar sonra kuru poğaça/NULL yerine sucuklu yumurta yiyeceğim falan.

Buzz

Bugün, onun sosyal ağlardan birinde paylaşımlarda bulunmaya başladığını keşfettim. Nasıl mı keşfettim? Çünkü onu unut(a)mıyorum, sadece artık daha hissizim. Arada bir adını internette aratıyorum, ona ulaşma yollarını deniyorum falan.

Neyse ki kullandığı sosyal ağ facebook gibi her bokunu paylaştığın bir ortam değil. Şimdilik ilginç videolar, şarkılar falan paylaşıyor. Zaten daha fazlasını da paylaşamaz. Altına da sevgilisi yorum yazıyor. Bana da bunları okumak düşüyor.

Ona olan özlemimin bu kadar kısa (9 ay) sürmesindeki en büyük etken, kendisinin internet üzerinde herhangi bir profilinin olmamasıydı ve bu çok yararlı bir şeymiş, bunu öğrendim.

Artık durum böyle olmadığına göre, ikinci bir 9 ay başlar mı acaba?

Ben kendimden beklerim valla. Unutmak istemiyorum çünkü. Ha zamanla mecburen unutuyorum o ayrı. Ama bak, yeni keşfettiğim en ufak şeyde, aylarca yapılan planlar, unutma denemeleri, "onu düşünmüyorum" söylemleri yalan oluyor. Yine de onu geri kazanmak için çabalamak, doktora tezi falan yazmaktan daha zordur herhalde.  Ya da sonucu %99.9 olumsuz olacak bir şey için harcayacağım vakitte yeni bir enstrüman çalmayı ya da yeni bir programlama dilini öğrenirim. Ona vakit harcayacağıma, pırıl pırıl bir insan olabilirim. Ama değmez, o ayrı. Pırıl pırıl bir insan olmaya değmez yani. Neyse, zaten onu da geri kazanamam. Sırf o yüzden, pırıl pırıl ama buruk insan olmayı tercih ediyorum.

Nasıl pırıl pırıl insan olacağımdan da emin değilim. Hem o göreceli sanırım biraz.

12 Ocak 2011 Çarşamba

1984 Etkisi

Seni düşünmek istemiyorum artık. Kafam sürekli meşgul olduğundan düşünmüyorum da. 9 ay boyunca hep kendi kendime diledim: "Lütfen çok meşgul olayım, aklıma gelme böylece bir daha". Belamı buldum da, ne zamandır çok meşgulüm, hele son günlerde yaptığım aktiviteler arasında sadece metroda Uykusuz okumak ve arada bir uyumayı gösterebilirim. Evet sıkıntılıyım, bu kadar sıkışık olmak biraz sıkıcı, ama memnun değilim desem yalan olur. Yalan olmasının en büyük sebebi sensin; evet artık aklıma çok az geliyorsun, oley!

Ben buna "1984 Etkisi" diyorum. O romandaki gibi, istemeye istemeye unutuyorum, unutmak zorunda bırakılıyorum seni işte. Sonunda da seni bir yerde gördüğümde, senle ilgili bir şey duyduğumda benim için sadece "eski sevgili" olacaksın, hayatıma girmiş en güzel insan değil. Bunu hiç istemedim, direndim hep. Seni seviyorum çünkü. Ama artık tüm bunlar eskisi kadar fazla şey ifade etmiyor. Sadece kağıt üzerinde seviyorum, geçici bellekte seviyorum artık, her an silinmeye hazır. 1984 Etkisi başladı bile! Bunun farkındayım, ama böyle olmasını istiyorum artık. Vazgeçiyorum senden. Pişman değilim. Üzgünüm sadece biraz.

Ama lütfen bu süreçte, sadece metroda insan arasına karıştığım bir dönemde karşıma arkadaşlarını, özellikle de benle az çok ilgili arkadaşlarını çıkarma. Bak gecemi heba ettin yine, oturup müzik dinliyorum. Yarın sınavım var. Sen girmek ister misin sınava?

Daha ne yapayım ki, eve de uçarak gelemem, metroyu kullanmak zorundayım. Hem artık senin bulunma olasılığın yüksek yerlere hiç gitmiyorum, seni görmek de istemiyorum! Ama aklıma gelmek zorunda mısın bu tip yollarl(d)a? Yeni sevgilinle fotoğrafını çeken kişiyle karşılaşmak ve şimdi bütün gece o fotoğrafı düşünmek zorunda mıyım? "Şu anda kesin sevgilisiyle sevişiyordur" diye düşünmek zorunda mıyım? Benim böyle bi takıntım var, seni o çocukla sevişirken hayal ediyorum bazen. Onu benim yerime koyduğunu.. İnsanın kendi kalbini kırması için en hızlı yollardan biri.

Şimdi, izin verirsen ders çalışacağım. Çalışmak da istiyorum ha, istemiyor olsam direk alkole vururdum. S.kmişim işini, okulunu yani. Sana olan hırsımı okuldan çıkarıyorum bir nevi, iyi oluyor.

Lütfen, lütfen seni düşününce üzülmeyeyim artık. Seni düşününce sevinmeyi dilemek bu saatten sonra büyük lüks, ama en azından üzülmeyeyim...

David Gilmour

1) Acaba David Gilmour bu şarkıyı o sırada çalarken, özellikle de şarkının ikinci yarısında inanılmaz bir şey yaptığının farkında mıydı? Yani, her notaya basışından sonra "hassiktir lan inanılmaz bir şekilde çalıyorum bu sefer sanırım, bayağı yardırdım bildiğin" falan?

- Mayıs'ta gelen ekleme: yasaklama dediğin bir tek Türkiye'ye özel değil. Sevgili EMI, "bunu ülkende izleyemezsin" demiş, sağolsun. Her neyse, linkte Pink Floyd PULSE konserinden Comfortably Numb vardı. Hani her yerde de bulunur. Youtube'dan kaldırıyor salaklar. Yıl 2011, hala bi içeriği yasaklayarak ona erişmekten mahrum olabileceğimizi sanıyorlar.

2) Infected Mushroom normalde hiç dinlemeyeceğim tarzda bir müzik yaptığı halde neden onları sevdiğimi farkettim: Gitar ağırlıklı şarkılarında sanırım David Gilmour tınıları duyuyorum ve bu hoşuma gidiyor.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Molada

+ Nasıl yani, kız arkadaşın yok mu gerçekten?

- Hee yok, neden inanamadın ki?

+ Bilmem, senin bi sevgilin vardır gibi geliyodu.

- Ahah neden ki olum? Sevgilim yok, sevdiğim var ama bu ayrı ve arabesk bir konu. Hiç girmeyelim bence. Hem sen benim arkadaşımsın, baktığın açı farklı baya. Arkadaş olarak sınıfı geçebiliyorum yine, sevgili olarak çok fenayım sanırım.

+ Yok canım, sevgili rolündeyken canavara dönüşecek halin yok ya?

- Yok, canavar değil, ama canavardan da daha beteri sanırım. Yani ani parlamalarım olmuyor ya da sevgililer arasında huzursuzluk yaratan standart şeyleri yapmıyorum gerçekten; başka kızlara bakmıyorum gerçekten, bakmak dediysem, bakmak istemiyorum da hani. Ya da sevgilimi aldatmıyorum, aldatmak da istemiyorum.  Anladın işte, o tip klasik günahlar vardır ya.. Ancak o durumdayken sevgili olmak istiyorum zaten biriyle.  Yani bağlı bir sevgili sayılı...

+ Bu yüzden mi bıraktı seni eskisi yani? =)

- Sanırım ilgisiz bir adamım. Ben de anlamıyorum o kısmı, gerçekten çok sevdiğim halde sevgilimi, ilgisiz davranabiliyorum. Şımarıklıktan sanırım genelde.

+ Şımarıklık?

- Ya aslında ben bu sevgili konseptini de tam anlamıyorum. Gerçekten bana çok karmaşık geliyor bazı yerleri. Hangi durumlarda nasıl davranacağımı tam bilmiyorum. İçimden geldiği gibi davranınca da bazen saçmalıyorum. Çünkü ben bazen ne istediğimi bilmiyorum. İsteklerimle zorunluluklarım çelişiyo falan. Zorunluluk ne diceksin? Kendi yarattığım saçmalıklardan başka bi şey değil aslında. Saçma olduklarını düşünüyosam neden yaratıyorum? O soruya tam bi cevap veremedim henüz. Abartmadığın sürece bazen gerekiyo sanırım, tek bildiğim bu. Neyse, başarısızım gönül işlerinde kısacası. O konuda kendimi geliştirmiyorum, yanlışlarımı düzeltmiyorum. Artık ona da bir ders gibi bakıyorum biliyor musun, kredisi çok yüksek bir ders sadece. Ama benim pek az bildiğim ve çok çalışmam gereken bir ders. Sınav tarihi de yakın değil hem, istediğin zaman alıyorsun sınavı, hem de birden çok kere. Ama sınavdan geçmek durumundasın, bir şekilde yaşayabilmek için. Ben sınavlardan çaktım bugüne kadar. Aslında bir sınava daha giresim var. Yalnız hissediyorum çünkü kendimi. Hiç yalnız değilim aslında, ama bir şeyler eksik gibi hissediyorum hep. Çok yakınımda biri eksik sanırım, çok sevdiğim o duygu eksik. Birini sevmek, sevdiğin kişiyle beraber olmak ve onun da seni sevdiğini bilmek ve görmek çok güzel duygular. Benim hayattaki en büyük motivasyonumun bu olduğunu farkettim.

+ Ulan madem bu kadar mutlu ediyor bu seni, neden sıçıyorsun her seferinde?

- Bilmiyorum abi, diyorum ya şımarıklık falan sanırım. Birine ihtiyacım var bu aralar. Sevmeye ihtiyacım var sanki. Özledim o duyguyu.

+ Eski sevgilini seviyordun hani, onu severken başkasıyla beraber olamazdın?

- O başka bir şey be abi. Seviyorum da, ... Of nası diyeyim ki. Hiç çok yakınındaki biri öldü mü bugüne kadar?

+ Yok?

- Benim öldü, 6 sene kadar önce. Oha 6 sene olmuş, zaman gerçekten hızlı geçiyormuş. Oha lan. Moralim bozuldu şimdi..

+ Ulan anlatcak mısın konuyu? Yeni mi farkediyosun zamanın hızlı geçtiğini?!

- Ya tamam da böyle hesaplayınca dumur oluyo insan.. Neyse, öleli 6 sene oldu ama onu hala çok seviyorum. Yerine kimseyi koymadım da, koyamazdım çünkü. Yani o ölünce onun acısını dindirecek, onun yerine koyabileceğim bir şeyler aramadım bile. Biri ölünce bunu yapmazsın di mi? Sadece kafanı dağıtmaya, ölüme alışmaya çalışırsın. İşte sevgilimden ayrılınca da böyle yapmam gerektiğini farkettim. Ha bunu yeni farkettim bu arada, 8 ayımı falan böyle yapmayarak harcadım. Onun yerine koymaya çalıştım bir şeyler falan, hiç de işe yaramadı. Ama olaya ölüm gibi yaklaşınca daha kolay oluyor. Onu bir daha göremeyeceğimi, onunla bir daha konuşamayacağımı varsayıyorum artık. Zira öyle olacak. Arada kırk yılın başı görürsem de piyango olur, hepsi bu. O öldü işte; anılarımızı seviyorum, ona karşı hissettiklerimi seviyorum. Onu da seviyorum hala, ananemi hala sevdiğim ve ara sıra düşündüğüm, rüyalarımda gördüğüm gibi. Şöyle de düşünülebilir mesela; çok güzel bir tatilden döndüğünde, o tatili düşünüp mutlu olursun, "ne eğlendik ha" dersin ya, gidip "ulan çok güzel tatildi ya bitti mına koyiim" demezsin, öyle bir şey işte. Yani sanırım öyle bir şey. Bir daha o tatile çıkamayacak mıyız? Çıkarız ya, daha bile güzeline çıkarız! Böyle bakıyorum artık. Kolay olmadı bunu farketmem, ama öyle bakabiliyorum artık. Zaman geçmesi gerekiyordu sanırım, onla da ilgili. Neyse ya, birini sevmek istiyorum sanırım ben, onu farkettim diyordum. Hiç aşık oldun mu sen?

+ Be...

- Aşk dediysem, aşk ne ki tabi; ama insan anlar ya bazen, "oha aşık oldum ben galiba, bu kızı çok seviyorum ben" falan dersin. "Sonsuza dek onun yanında durmak istiyorum" dedin mi peki hiç? Birini içine sokmak istedin mi ya da?

+Ahahaha, o ne demek lan hayvan!

- Öyle abi, öyle hissediyorsun. Belli ki hiç yaşamamışsın!

+ Aşık oldum diyebilirim ama öyle de hissetmedim yani.

- Demek herkes farklı hissediyor bunu. Eheh, neyse ya. Öyle işte. Çorba ettim yine. Kısacası o duyguyu çok seviyorum ve tekrar yaşamak istiyorum sanırım..

+ İyi bulmalar sana o zaman. Gece bara mara git bulursun işte?

- Ohooo, adamın dediği şeye bak ya. Boşuna konuşmuşum lan.

+ Öf b'olum. Geysin bence sen. Zaten diyon hep libidom düşük falan. Neyse, hadi çıkalım yukarı, iş bekler.

- Hee çıkalım hadi.

8 Ocak 2011 Cumartesi

En Sigara Yaktıran Gruplar

Böyle bir liste hazırlamak istiyorum. Aklımda şimdiden bir kaç grup var, sonrasında aklıma geldikçe eklerim. Bazı grupların münferit şarkılarını liste dışı tutmak durumundayım, yoksa bu listeye koymayacağım grup yok. Kıstasım, bir grubun şarkılarının büyük çoğunluğunu dinlerken bende sigara içme isteği uyanması. Bu durumda bu grupların bir albümüyle bir paket sigara bitirilebilir, olmayacak şey değil. Öncelik sırası olmadan yazmak gerekirse:

Nouvelle Vague
The Smiths / Morrissey
Bülent Ortaçgil
Paatos
The Cure
The Swell Season
Kings of Convenience
Jeremy Messersmith 
Yann Tiersen
Belle & Sebastian
Sia
Message To Bears

Bir de, aklıma çok aşikar ama düşününce bir o kadar da ilginç bir tespit geldi: Classic Rock/Alternative dinleyenlerin müzik grupları dosyasında "The" ile başlayan kısım ile elektronik müzik dinleyenlerin "DJ" ile başlayan kısmın kabarıklığı çoktur ve eşdeğerdir.


6 Ocak 2011 Perşembe

Ergenim.

You say Lady Gaga, I say The Doors
You say Hannah Montana, I say The Rolling Stones
You say Owl City, I say Led Zeppelin
You say Jonas Brothers, I say The Beatles
You say Justin Bieber, I say Queen
You say Taylor Swift, I say Pink Floyd

Don't let the spirit of rock'n'roll die.

YouTube'dan çaldım.

2 Ocak 2011 Pazar

Normal

Normal olmak demek, sanırım insanların çoğu gibi olmak demek. Senin öyle olmaman güzel bir şey, bunu sevdiğim için seni seviyorum ve sana sürekli bunu söylüyorum. Herhangi bir zorlanmada karşındakinden önce kendinde suç araman hiç normal değil, erdemli bile! Ne güzel işte.

Bunun yanında, basit şeylerde -ya da kafaya takmanın pek bir şey getirmeyeceği durumlarda diyelim- "normal" insanlar gibi davranmak daha yararlı olur "normal olmayan" insanlar için bence.

Ben normalim, onu söyleyebilirim. Hatta sıradanım. Generic bi adamım. Sen de dışarıdan göründüğü kadarıyla öylesin. Kendin öyle değil ama, hiç değil. Senden çok iyi "mutlu" ve çok iyi "başarılı" olur, biliyor musun? Kendine neden böyle yaparsın bilmem. Sen de farkındasın bir şeylerin yolunda olmadığının; yani kendine davranışında bir sorun var, bunun sen de farkındasın. Yoksa her şey yolunda; sen yolunda değilsin. İşin kolay kısmı senin elinde yani, düğmeyi biraz çevirmen yeterli.

Başka bir şey de, krek'i benim de göresim vardı ama santralistanbul'daymış. Son zamanlarda iyiyim ama eski kız arkadaşımın 7/24 bulunduğu yere gidip onu görme ihtimalimi yükseltmek istemiyorum. Onu modern sakallı/enerjik/"normal olmayan" sevgilisi ile görmek istemiyorum (Ulan ne kadar ayıp ettim be). Onu görmeyecek olsam bile o koca alan benim için hâlâ bir tabu, en son tam bir yıl önce gitmiştim ve her şey çok daha farklıydı. Artık "çok daha güzeldi" demiyorum, dikkatini çekerim. Öyle değildi çünkü belki de; öyle değildi çünkü sanırım.

Her şey her zaman elinde değildir yahu. 365 gün tatil yapamazsın mesela, ama en çok tatilleri seversin ve hiç bitmesin istersin.

Peki neden böyle (insanlar için) gereksiz (ama kendi adıma gerekli) bir açıklama yaptım, hem de blogumda? Sanırım bu durumu bu şekilde paylaşmak daha çok hoşuma gidiyor. Bir şeyleri sesli tekrarlayınca aklıma daha iyi giriyor.

Ve neden sana maille söylemem gereken şeyleri buraya yazdım? Çünkü o "normal değil" dediklerimiz falan da normal. Yukarıda normal olmayan insanın duygularından, davranışlarından bahsettim de, onu okuyan istisnasız herkes "aha ben" diyecek. E kimse normal değil demek ki. Ya da herkes normal. Valla ben normalim, onun farkındayım. Keşke biraz daha anormal olsaydım ama. Özeniyorum biraz o tip insanlara. Şu şey tiplere işte, hafif hipstervari/hayatı pek s.klemeyen/elektronik rock'ı daha çok seven/yararsız ama cool el işi sanatları çıkarabilen/kirli ama modern sakallı/uzun boylu ve ince-dar şeyler giyen-giyebilen insanlara. Eski kız arkadaşım ve onun yeni sevgilisi öyle diye değil, valla bak.

Şu blog yazısında bile senden bahsederken yine konuyu tamamen kendime getirip bağladım. Ama bir şey diyeyim mi, bundan artık fazla gocunmuyorum. Çünkü paylaşmayı sevdiğim kadar, paylaşılana ilgi göstermeyi sevdiğimi de farkettim. Bence düşündüğün kadar bencil değilim yani. Biraz bencilim.

31 Aralık 2010 Cuma

2010/1

Geride kalan seneyle ilgili bir şeyler demek adettendir. Halbuki en güzel laf "hayatınız aynı bok, bir günle her şeyin değişeceğini düşünmek ne kadar cahilce!" olabilir.

Yine de adeti bozmayacağım; ama kendi açımdan falan da değerlendirmeyeceğim 2010u.

Sadece şunu demek istedim: Band of Horses'ın Infinite Arms albümü, kanımca 2010un en underrated albümlerinden.

Hadi mutlu yıllar! 

Şu da var ki; eski yıla bok atmaktan ya da yeni yıla ümitli bakmaktan fayda gelmez, kendimizi değiştirmediğimiz sürece.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Beterin beteri var.

Aşk acısı çekmem; en konsantre olmam gereken, en yoğun 3 haftam başlamışken hayvanlar gibi hasta olmam, vücudumdaki her eklemin ağrıması, gözlerimin açılmaması, nefes alırken bile dakikalar süren öksürük nöbetlerine tutulmam ve işe gitmem + ödev yapmamın gerekmesi kadar kötü bir durum değil.

23 Aralık 2010 Perşembe

Keep Talking

Senin ilk blog yazın bile bu kadar özelken, sen nasıl bok çukurunda olduğunu düşünürsün ki?

"Olayının" farkında değilsin, hepsi bu.
Dünyanın en güçlü, zengin, başarılı, iyi insanı bile olsam, en büyük hedefime hiçbir zaman ulaşamayacağımı bilmek çok üzücü. Çünkü bu saydıklarımın hiçbiri, bana istediğim mutluluğu getirmeyecek. Artık bildiğim tek bir şey varsa, o da nasıl mutlu olacağım. Ve en büyük hedefimi değiştiremiyorsam, dahası değiştirmek istemiyorsam, ben hüzünle yaşamaya mahkumum.

O yüzden gelecekte ne kadar güçlü, zengin, başarılı, iyi olsam bile, kendimi hiçbir zaman tatmin edemeyeceğim.

Güzel bir şey varsa, o da artık kendimin çok daha fazla farkında olmam. Ne istediğimi, neyle mutlu olacağımı biliyorum.

Ve işte bu yüzden hiç gerçekten mutlu olamayacağımı da...

14 Aralık 2010 Salı

Tam 3 yıl önce bugün

hayatımı değiştiren kişiyle tanıştım. Üçüncü yıldönümünü törenlerle kutluyorum.

Evet kutluyorum; o kişinin gitmiş olması bazı şeylerin farkına varmamı sağladığı gerçeğini değiştiremez.

İyi ki girdin hayatıma, her şeye rağmen.

10 Aralık 2010 Cuma

Askerlik üzerine


"[...] Bana göre milliyetçiliğin bugün her yerdeki üzücü yükselişi zorunlu askerlik kurumu ya da daha az itici şekilde ifade edersek, ulusal ordularla ilişkilidir. Vatandaşlarından askeri hizmet talep eden bir ülke, bunun için psikolojik temel oluşturacak milliyetçi bir ruhu teşvik etmek zorundadır. Bu dini desteklemenin yanı sıra kullandığı diğer bir araç ise, okullarda gençlerin kaba kuvvet kültürüne hayranlığını yaygınlaştırmaktır.

Beyaz ırkın ahlâki çöküşünün en temel nedeni, sadece medeniyetimizi değil, varoluşumuzun da kendisini tehdit eden şey, bence zorunlu askerlik hizmetidir. Bu bela, başka birçok olumlu şeyi beraberinde getiren Fransız Devrimi ile başlamış ve pek çok ulusu ardından sürüklemiştir.

Bu nedenle uluslararası bir ruhun gelişimini desteklemek ve şovenizme karşı savaşmak isteyen herkes, zorunlu askerliğe karşı cephe almak zorundadır. [...]"

Einstein'ın 1920lerde yazdığı bir düşünce yazısından bir bölüm okudunuz. Yazının bulunduğu kitabı bana hediye eden arkadaşıma teşekkür ederim, gerçekten dünya görüşümü ilerletti ve Einstein'ı çok daha yakından tanımamı (ve hayran kalmamı) sağladı.

Keşke

onu insanların değişebildiğine inandırabilseydim...

Değişebilirler, değil mi?

Tabi canım, değişirler.

9 Aralık 2010 Perşembe

Kapalı Mektup

Dün gece seni yine rüyamda gördüm, uzun zaman sonra. Anlatacaklarımda komik ögeler var, ama kesinlikle komik bir hikaye değil bu.

Senin evinde uyandım rüyamda, eski evinde. Yalnızdım. Çok değiştirmiştin içini, o hiç memnun olmadığın taraflarını güzel hale getirmiştin. İçtim sonra, sarhoş oldum. Ve sen geldin, yanında sevgilinle. Sevgilinin adı "Halı"ydı, evet halı, ve sen halıyı çok seviyordun. Benle yine isteksiz konuşuyordun, halıyla dışarı çıkmak için can atıyordun; evine zorla girmişim ve sırf ayıp olmasın diye beni kovmuyorsun gibi. Kim bilir, belki de gerçekten zorla girmiştim.. Benle konuştukça yüzün değişti yavaş yavaş; gözlerin, ağzın, burnun, kulakların küçüldü. Sonunda küçücük bir kafayla kalınca yine çıktın gittin. Bense içmeye devam ettim. Seni; beni sevmeyen, deforme olmuş halinle görmek bile çok mutlu etmişti beni.

Uyandığım anda aklımda "dream" sözcüğünün hem rüya, hem hayal anlamına geldiği vardı -tıpkı "love"ın hem sevgiyi, hem aşkı karşılaması gibi. Ve bunun Türkçe'de böyle olmadığı.. Ve Duygu dilinde "unutmak" diye bir sözcüğün olmadığı, Maya dilinde "hırsızlık"ın olmaması gibi.

Keşke tamamen gitseydin, ya da tamamen gitseydim uzaklara. Taksim'e gittiğimde sana sadece birkaç yüz metre uzakta olduğumu bilmek çok acı veriyor. Hala aynı şehri, aynı yerleri, aynı barları paylaştığımızı, ama başkalarıyla, farklı zamanlarda paylaştığımızı bilmek korkutuyor beni. Seni bu kadar özlediğim ve sana bu kadar yakın olduğum halde seni görememek çok üzüyor beni, ve kendime kızıyorum; istediğim şeyi, özlemimi bastırdığım için. Çok mu şey istiyorum seni görmekle? Rüyalarımda/hayallerimde mi görmek zorundayım sadece?

Rüyalara kısmen inanıyorum. Seni her ne kadar bastırmaya çalışsam da, "atlattığımı" sansam da rüyalarımda karşıma çıkıp kendini hatırlatman, bana kendimi de hatırlatıyor; aslında hiç unutmadığımı, unutmayacağımı, çünkü unutmak istemediğimi.

Benim rüyam bu. Ya da hayalim. En iyisi "this is my dream" diyelim, istendiği gibi algılansın...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hippie Counterculture

Hobileri arasında müziği gösteren her insan, dünyanın neresinden olursa olsun bir şekilde Beatles'tan, Rolling Stones'tan, David Bowie'den, Elvis Presley'den, Pink Floyd'dan, Led Zeppelin'den, Queen'den, kısacası 60-70lerin popüler müziğinden geçer ve çok sonraki nesiller de illa ki geçecektir (o müzikleri herhangi başka bir dönemdeki müziklerden ayıran en önemli nokta). 

Önemli olan ise "gençken bunları dinlerdik azizim" demek yerine ölene kadar o müziğe ve fikirlerine bağlı kalabilmektir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

AdSense

Bloguma reklam almayı düşünmüyordum, zira blogu açma nedenim, belirttiğim fikirlerim vs. böyle bir şeyden para kazanma olgusuna da karşı. Hala da karşı, zaten ben de popüler sitelerle bağlantısı olan, günde milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen blogumdan zengin olmayı düşünmüyorum. Bi ellilik parası çıksa o da iyidir. Ay sonunda göreceğiz. Daha çok mesleğim gereği deneysel bir amaçla yapıyorum diyelim.

Çok saçma aslında, iyi para geldiğini görsem umrumda olmaz fikirlerim falan, blogun her tarafına reklam yerleştiririm. Çünkü paraya ihtiyacım var, bu kadar net. Yine de ciddiyetsiz buluyorum, bence samimi değil. Millet her gün 10 tane blog açıp reklam koyuyor orasına burasına sırf para için; değersiz, reklam dolu bloglardan etraf geçilmiyor. Onlara benzemesini istemem. O yüzden minimum düzeyde tuttum şimdilik. Tıklarsanız da yararıma olur haliyle :)


Bir de, "dizayn, göze hoş gelme" gibi konularda kendimi geliştirmem gerektiğini farkettim.

Kim bilir yeni yılda hayatımda değişimler baş gösterir; zaman bulur ve kendi siteme taşınırım belki de. Blogspot'un sınırlayıcılığından da kurtulurum böylece.

23 Kasım 2010 Salı

Bazen - Moon

İki adet naçizane tespitim var:

1) Adı "bazen" olan tüm Türkçe şarkılar çok güzel.

2) Adında "moon" geçen tüm yabancı şarkılar çok güzel.

20 Kasım 2010 Cumartesi

MÖ - MS

Her insanın hayatında belirli milatlar oluyor. Çok farklı nedenlerle oluşuyor bu milatlar. O insanın hayatında yaşanacak bir sonraki etkileyici olaya kadar da bu milat yerini koruyor. Eğer kötü bir olayın üzerine bu milat oluşmuşsa, MÖ kısmına hep özlem duyuluyor, MS ise hep "hayattan çalınmış zaman" olarak kalıyor.

Önemli olan, o miladı fazla kafaya takmamak.

Bir sonraki miladı koyana kadar o tarih aralığını kayıp bir şekilde yaşamamalıyız. Çağrışımlara hazır olmalıyız; onları engelleyemiyoruz zaten, sadece bir şekilde onlarla yaşamaya alışıyoruz. Şarkılar, mekanlar, tarihler, sözcükler.. Zamanla alışıyoruz işte, ama o milat hiç bir zaman kaybolmuyor.

Ta ki yeni milat gelene kadar.

Umalım ki yeni miladımız güzel bir olayla başlasın, miadımız dolmadan.

19 Kasım 2010 Cuma

Bugün bir arkadaşım "aylardır yüzün gülmüyor, bir tek müzikten bahsederken gözlerinin içinin güldüğünü görüyorum" dedi.

Korkuyorum.
Bir arkadaşım var, kaybettiğim şeyin "sevgili" olduğunu sanıyor.

Ah bi anlayabilse.

No Reply

Sevgililer-, eski sevgililer-, hatta her çeşit insanlararası ilişkinin, aşağıdaki Beatles şarkısı kadar samimi ve açık olmasını dilerdim. Adam ne hissettiğini, ne istediğini çarpıtmadan söylüyor işte. Bundan ne gibi bir zarar gelebilir ki?

This happened once before
when I came to your door
No reply
They said it wasn't you
but I saw you peep through
your window

I saw the light
I saw the light
I know that you saw me
'cause I looked up to see
your face

I tried to telephone
They said you were not home
that's a lie
'cause I know where you've been
I saw you walk in
your door

I nearly died
I nearly died
'cause you walked hand in hand
with another man
in my place


If I were you
I'd realize that I
love you more
than any other guy
And I'll forgive
the lies that I
heard before
when you gave me no reply


I tried to telephone
They said you were not home
that's a lie
'cause I know where you've been
I saw you walk in
your door

I nearly died
I nearly died
'cause you walked hand in hand
with another man
in my place

No reply
No reply


 
Bir de, çok güzel söylemiyorlar mı bu şarkıyı sizce de?

18 Kasım 2010 Perşembe

Aşk, aşıktan bağımsız (mı) gelişir

Birine aşık olduğun süreçte, karşındakinin sana karşı olan ya da olmayan hareketleri, aşkının şiddetini ne kadar belirliyor bilemiyorum, ama onu unutman gereken süreçte karşındakinin yaptığı herhangi bir hareketin, ki bunlardan bir kaçı aşağıdaki gibidir;

  • Senden nefret etmesi
  • Seni umursamaması
  • Seni hayatından tamamen çıkarması
  • Senle konuşmak istememesi
  • Sana yalan söylemesi
  • Sana gerçekleri söyleyememesi
  • Yeni bir sevgilisinin olması

aşkını hiç bir şekilde azaltmadığını düşünüyorum.

11 Kasım 2010 Perşembe

500 Days of Summer'ın en sevdiğim yanlarından biri, en sevdiği Beatles şarkısı Octopus' Garden olan bir kızın -kurgu da olsa- varlığını bilmek oldu. Mutluyum :)

4 Kasım 2010 Perşembe


4. evredeyim.


Periyodik olarak önceki evrelere de uğruyorum (3.ye uğramayı zorunlu olarak bıraktım). 5. evreye erişmeyi çok istiyorum ancak bir dış etken(?) olmadığı sürece pek mümkün görünmüyor.

Yalan; aslında 5. evreye ulaşmak istediğimi sanmıyorum. O yüzden mümkün görünmüyor.

Siz ölüm döşeğindeki bir yakınınızı, artık ölmek üzere diye kaybetmeyi diler miydiniz?

Ben de sevgimi kaybetmek istemiyorum.

Ve bunun çok sıradışı ya da anlaması zor bir şey olduğunu sanmıyorum. Her insan böyle yapardı herhalde, gerçekten seviyorsa.


1 Kasım 2010 Pazartesi

Death is overrated

Ölümsüzlüğün sırrı bulunamadı ama ben %100 garantili ölümün sırrını buldum:

İki kutu uyku hapı içtikten sonra elinde tabancayla Boğaz Köprüsü'nden atlamak.

31 Ekim 2010 Pazar

Zero 7

Tarzları tam olarak Air ile SimCity müzikleri arasında bir yerde. 

Mehmet Tez'e satmayı düşünüyorum bu cümleyi. Yazar twitter'ında, övgüleri toplar, Türkiye'nin müzik gurusu olur. "Guru gürültü"!

Gazete/dergi yazarı olmak ne kolay Türkiye'de, gerçek yazar olmak ise ne zor dünyada...

Ayrıca; okuduğum en etkileyici şeylerin fanzinlerden, bloglardan çıkması ile dinlediğim en ilginç müziklerin pek bilinmedik gruplardan çıkması arasındaki benzerlik çok yüksek.

28 Ekim 2010 Perşembe

Onu o kadar seviyordu ki, kariyerini bir günde kenara atmaya karar verdi; hayattan istifa etti.

27 Ekim 2010 Çarşamba

25 Ekim 2010 Pazartesi

21 Ekim 2010 Perşembe

Hiçbir şeyin iyiye gittiği yok, göz yanılsamasıdır o, yorgunluktandır.
Seneye bugün tam bir sene dolmuş olacak.

Zaman, bu cümle kadar anlamsız işte.

18 Ekim 2010 Pazartesi

"Hayat zor lan."

Eski not defterimi karıştırırken karşılaştım. Tam olarak böyle yazmışım 08.01.2008 tarihinde.

Yemin ederim döverim ben bu çocuğu.

13 Ekim 2010 Çarşamba

You make it easy

Doğru dedin, çok seviyorum o şarkıyı. Eskitiyorum ama şarkıyı, günde 10 kez falan dinleyerek. İlk "farkettiğimde" bu şarkıyı, "oha bugüne kadar yapılmış en iyi şarkıyı buldum sanırım" diyordum. Çok tüketiyorum her şeyi ya. Tadında bırakmak gibi bir şey yok. O yüzden, senin deyiminle "hayatımın fon müziği" de sürekli değişiyor, hayatımla beraber. Değişmeyenler ise hissettiklerim. Halbuki değişmesini istediğim şey hissettiklerim, değişmemesini istediğim şey ise hayatımdı.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Televizyondan tümevarım

Bir şeye bazen çok üzülürüz, aslında o üzülünen şey "evrensel" derecede kötü değildir, göreceli kötüdür ya. Mesela, "efsane" bir grubun konserini kaçırmak gibi.

Bu duruma benzer bir şeyle karşılaştım bugün, birisi "Bir haftadır televizyon izlemiyordum, bugün izledim çok ilginç oldu" gibi şeyler yazmıştı. Kocaman bir yazı. E ben haftalarca izlemiyorum, başka evlere gidince televizyon açık olursa izliyorum ancak, ve bu beni doyuruyor. Şimdi ben garip miyim?

Çok basit bir şey bu dediğim aslında -ve herkesin başına geliyor- ama bir o kadar da ilginç geliyor bana. Aslında dünyada hiçbir şeyin önemi yok dedirtiyor insana. Dünyadaki her şeyin yekünde her insan için hem çok önemi var, hem de hiç önemi yok.

Herkes ne kadar farklı. Her şey ne kadar farklı.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Sıradandışı

Sıradan bir çocuğun sıradışı öyküsünden, sıradışı bir çocuğun sıradan öyküsüne uzanan yolculuk.

29 Eylül 2010 Çarşamba

İki versiyon

1) "En son ne zaman mutlu hissetmiştim lan ben" diye düşünüp bulamadığınız oldu mu hiç?

2) En son ne zaman mutlu olduğunuzu hatırladıktan sonra "piuuv yıl dönmüş lan" dediğiniz oldu mu peki?

Asıl sorum şu: 1 mi daha kötü, 2 mi?

28 Eylül 2010 Salı

Deme

bana sakın "bu kadar üzme kendini, bu senin suçun değil" deme
benim suçum olsun istiyorum
buna inanmak istiyorum
böylece sürekli çabalayabiliyorum
biliyorum bir işe yaramayacak, ama böylesi benim açımdan daha iyi
ya gerçekten benim yapabileceğim bir şeyden ötürü değilse
böyle olmasının nedeni
o zaman kahrolurdum işte
elimde olmadan bazı şeylerin bozulması duygusu daha iğrenç
öyle olduğuna inanmak istemiyorum
öyle değildir umarım
bırak benim hatam olsun
nefret edilecek biri olayım
böylece düzeltmeye çalışayım


27 Eylül 2010 Pazartesi

Dünyanın en güçlü şeyi,

akşam akşam oturup yetişmesi gereken işlerle uğraşırken, çalmaya başlayınca işi bıraktırıp evdeki en kuvvetli alkolü açtıran şarkıdır.

26 Eylül 2010 Pazar

School is for lazy people

desem çok mu iddialı bir cümle kurmuş olurum? Birincisi cümle aklıma İngilizce düştü, o nedenle o şekliyle yazdım. İkinci olarak da; okulda olmanın - istediğin şeyi okuyor olsan bile - insanı tekdüzeliğe, kurallara alıştıran, yaratıcılığı tamamen yok eden bir yanı var. Özellikle sosyal bilimler veya sanat okurken ortaya çıktığını düşünüyorum bunun.

O yüzden yapmak istediği şeyi "alaylı" olarak öğrenenler çok daha güzel yapıyorlar o işi, çok daha severek, gereksiz ıvır zıvırdan arınmış, odaklanmış şekilde.

Okul tembeller içindir. Alışılagelmişliğin rahatlığını, rahat olmanın kolaylığını, yaratmamanın ama sürünün arasına karışıp gitmenin basitliğini sevenler içindir.

Ben de seviyordum okulu, kıçımı kaldıracak, yaratacak gücü bulamıyordum çünkü; ve rahatlığın çok güzel bir yanı vardır, hiç bırakmak istemezsin, sıkılmış olsan bile. İnsanoğlunun en büyük günahlarından biri: rahat olmak, alışılageleni sevmek. Ödev mi var, yap; sınav mı var, çalış; peki tüm onlar ne işime yaradı, tekdüze anlamsız, bir çoğu gereksiz şeylere çalışarak vakit kaybetmemden başka?

Eğitim çok lazım, ama okul denen şeyin bayağı köklü değişmesi gerekiyor bence.

"O yatınca hemen uyuyordur."

Selçuk Erdem sık sık kullanırmış bu lafı bir takım insanlar için. Ne kadar güzel bir lafmış bu böyle. Ne zamandır aklımda olan düşüncelerin insana farklı bir yansıması, hiç bu bakımdan bakmamıştım.

Yeni gündem konum bu: Yatınca hemen uyumak iyi midir?

...

İyidir be kardeşim! Kim istemez yatınca hemen uyumayı..

Kim istemez cahil olmayı, ama farkında olmamayı.

Hiç kedi olmak istediğiniz olmuyor mu ki sizin? Düşünmek istemediğiniz.. Kandırmayın "insan"ı...

Mola istiyorum.

Neden hayata ara verme hakkımız yok?

Herkesin buna ara sıra ihtiyacı olmuyor mu?

Pazartesi işyerine gidince "ben bir süre hayata ara veriyorum, kafamı toparlayacağım biraz, hem zaten bak verimli olamayacağım bu kutularda durdukça. Şu anda önceliklerim değişti, kendimi düzeltmeden bir yere varamam. O nedenle ya bana 1-2 hafta izin verin ya da atın işten anasını satayım. Napayım, bu da can değil mi?" desem cevapları ne olur?

Böyle bir yaşama sistemini kim getirdi dünyaya? İstediğimiz her şeyi yaparken de yaşayabiliyor olsak, "insan gibi yaşayabilmek" için ruhumuzu satmak zorunda kalmasak? Kızılderili misali devam etsek yaşamaya. Sadece doğa ve düşüncelerimiz olsa, yaşamak için yaşasak, diğer hiçbir şey için değil..

"İnsan gibi yaşamak" ne zaman "insanlıktan çıkmaya" ve daha da kötüsü kimselerin bunu görmemesine ve hatta normalleştirmesine vardı?

25 Eylül 2010 Cumartesi

Alkolik Olma Nedenleri

Bugün ekşisözlük'te bakınırken gördüğüm entry. 

Hani bazen insan "şu çektiğim acı ne kadar büyük, kurtulamıyorum çok çaresizim" der ya, işte ben onu çok sık diyorum. Şımarığım o yüzden. Yani sanırım bunu çok sık diyen biri değer bilmez ve şımarık diye tanımlandırılabilir, ben de öyle olduğumu farkettim.

Varmak istediğim nokta, bu tip örnekler görünce "aslında sanırım bu büyük acı kadarını ve hatta daha fazlasını çekenler de var, hatta acıya yaklaşımları bile benimkiyle aynı vay be!" diyip aslında kendi durumumu abarttığımı düşünüyorum. Kendimi bazen tam bir "drama queen" gibi hissediyorum (Bu sözcüğü karşılayacak Türkçe bir sözcük olmaması ne üzücü..)

Son zamanlarda "anıları silmek mutlulukları da götürecek, bomboş bir hale gelmektense acıyla karışık güzel anıları tercih ederim"e yönelmeye başladım gerçi. Başka türlü yaşanmıyor çünkü, evet o filmin mümkün olmama gerçeği varsa, durumu olabilecek en acısız ve düzgün şekilde kotarmaya çalışmalısın. Yani "cahillik bilgeliktir"i yadsımak gibi bir şey yaptım ve acılarımla yaşamaktan mutlu olmaya başladım, o acıların aralarında yüzümü ölene kadar güldürecek anılarım da var çünkü. Ve o anıları üretmek çok zor, acı üretmek o kadar kolay iken; özellikle benim gibi evhamlı ve mutlu olmayı kendine adeta haram gören biri için..

"Acılarla yaşamaktan mutlu olmak".. Sonra adama mazoşist diyorlar, ama farkında değiller ki o acılar neler içeriyor. Bir röportajda yüz cümle söyleyen bir sanatçının en alakasız cümlesini çekip manşet yapmak gibi bir şey bu...

17 Eylül 2010 Cuma

Çocukken - Gençken - Yetişkinken

"Çocukken ne salakmışım ya" deriz ya hepimiz, yetişkin olunca da "gençken ne salakmışım ya" demeyiz umarım. Gençlikteki fiziksel enerjiye, "istesem dünyayı değiştirebilirim!" düşüncesine artık sahip olmayıp hala enerjik isteklere sahip olmaya çalışmak kadar acı bir şey yoktur herhalde dünyada. Umarım tecrübe etmem.

Like!

Bugün programlama ilgili bir şey araştırırken çok orijinal bir çözüme denk geldim ve makalenin altında bir "like" butonu aradım. Tabi ki yoktu. Sonra düşündüm "ulan şimdi adama durduk yerde 'güzel yazıymış hocu çok işime yaradı' falan diye de mesaj düzülmez ki, direk beğenip geçecektim işte".. Facebook insanlığı öldürüyor (bir çok yönden öldürüyor, bu yönlerden biri de hayatı kolaylaştırıyoruz diye böyle tekdüze, içi boş, sahte ve yapay bir iletişim konsepti getirmesi). Facebook diye bir şeyin olması kötü oldu bence ya, hiç olmasa daha iyiydi sanki, ama şimdi gitmesi de kötü olur..

16 Eylül 2010 Perşembe

Thoughts of a Dying Atheist

Ateistiz, agnostiğiz, deistiz vs. diye atıp tutuyoruz ya; istersen Nietzsche ol, eğer çok ani bir ölüm yaşamıyorsan (yani artık ölmekte olduğunun, bir kaç dakika ya da saniye sonra öleceğinin farkındaysan) korkudan altına sıçma ihtimalin bayağı yüksek. İstersen dünyanın en iyi insanı olmuş ol, zaten yaptığın kötülüklerden korkmazsın, ölünce ne olacağını bilmemekten korkarsın. Yaşam, evren, her şey gözlemlediğimiz kadardır, çok mantıksız geliyor diye "din, tanrı, cennet, cehennem, ruh, ölümden sonra yaşam vs. yok" demek çok basit. (Olayın tabi daha bir dolu başka yönü de var, ayrı konu.) Ama milyonlarca yıldır üzerinde atılıp tutulan bir konunun sonucunu görmeye çok yakın olmak korkutur insanı (daha doğrusu agnostiği), başka bir şey değil. Çünkü bu öyle bir konu ki, sana ne kadar saçma gelirse gelsin, 2+2=4 kesinliğinde yok diyebileceğin bir şey değil. En kral ateiste bile bir kamera şakası neyin yapsan, adamı Tanrı'nın konuştuğuna inandırsan bir şekilde, adam altına sıça sıça 5 vakit namaza başlar. Çünkü bu metafizik şeylerin böyle bir yanı var insanda, en derinlerde her zaman bir ihtimal bırakıyorsun farketmeden.  Çünkü anlam veremediğin şeyleri açıklamak istiyorsun. (Çünkü insan çok determinist, illa her şeyin nedeni olacak, bir şeye de bir kulp bulmasa ölür..) Belki de genlerimizdedir artık. (Evet bu olabilir. Mesela hiç rüyanızda çok yüksekten düştüğünüzü gördünüz mü? Kesin görmüşsünüzdür. Bilimadamları bunu, ilk insanların sık sık uçurumdan düşerek ölmesi ve bu hissiyatın zamanla beynimize "kazınmasıyla" açıklıyorlar. Ayrıntılarını hatırlamıyorum, hiç araştırasım da yok. Bunu da başka bir güne bırakalım! "Daha derine inemiyorum, metafizik bir güce çok inanasım var!" durumu da buna benzer olabilir.)

Ben söyleyeyim mi ölünce bana göre ne olacağını: Hiç bir bok olmayacak, normal bir karınca, bir eşek nasıl ölüyorsa sen de öyle öleceksin. Hatta "haa ölünce demek böyle oluyormuş" bile diyemeyeceksin. Öldüğünde göreceğin parlak beyaz ışığın bilimsel bir açıklaması var, yukarı falan yükselmiyorsun yani orada, merak etme. Sadece toprakta çürüyeceksin. Hindu, budist ya da biraz marjinalsen yakılabilirsin de. Hayatta kalanlara bıraktıklarınla, fikirlerinle ve davranışlarınla, belki de hissettirdiklerinle yaşayabilirsin en fazla. (+Bu durumda hayatın da pek bir anlamı yok? -Evet ya, yok sanırım.. +Yani, hayatın anlamı başkalarının hayatını güzel kılmaksa, e zaten o da bir hayat ve onun amacı da başkalarınınkini güzel kılmak olacaksa, yine pek manalı değil ki yaşamak konsepti? -Eh o zaman kendine başka bir neden bul!)

Muse'un başlıkta adı yazan şarkısını dinlerken geldi aklıma bu fikirler. Zaten şarkı da bundan bahsediyor az çok. Eh ne diyeyim, haklı. En temizi agnostik takılmak hacı, "bilemeyiz" de geç. En mantıklısı da o hani. Biraz ukalaysan deist, fazla ukalaysan ateist de olabilirsin istersen.

13 Eylül 2010 Pazartesi

ahkucucukgemi.blogspot.com

Last.fm'de görüp tanıdığım (ama tanışmadığım), hatta blogundaki last.fm scrobbler'ını çok beğenip hacıladığım güzel blog sahibi insan. Okuduğun, dinlediğin, yazdığın şeyler çok güzel. Varlığına teşekkür ederim.

İlk defa tanımadığım bir kişiye böyle bir şey yapıyorum. Hem de uluorta! Umarım sitendeki aracı çaldığım için ya da diğer şeyler için kızmamışsındır.

Düzeltme: Taşınmış kendisi:  kacipgitmekvar.blogspot.com

12 Eylül 2010 Pazar

Yabancılaş(ma)!

Farklı olmaya çalışmak bile daha önce milyonlarca kez yapıldı ya, paradoksun kendisi zaten orada ya.

O üzücü geliyor işte bana. Düşüncelerinde yalnız sanıyorsun kendini, hiç değilsin aslında. Peki bu iyi bir şey mi? Her zaman değil. Daha doğrusu, işine gelince güzel. İnsan boktan bir canlı çünkü, benciliz ve götüz. Schadenfreude diye bir şey var Alman felsefesinde, sağolsunlar dünya literatürüne katabilmişler sözcüğü (Haymatlos vol. 2). Sözcüğün anlamı ne mi:

Başkalarına gelen zarardan duyulan mutluluk.

Adamlar gayet açıkyüreklilikle "böyle bir şey var kardeşim, ne kandırıyoruz kendimizi binlerce yıldır, ben buna tek bir sözcük de buldum terimleştirdim de oh olsun" demişler, iyi de etmişler. Götler sürüsü olduğumuz artık resmileşti!

Ne kadar saçma; sonsuz olduğumuzu, hiç ölmeyeceğimizi sanıyoruz. Bir de her şeyin merkezinde olduğumuzu, hem bireysel hem insansal olarak. Bir de her bir bokla etkileşim içerisinde olduğumuzu.

Daha yalnızız ama, etrafımızdakilerin sayısı arttıkça.



Bir şiirle bitirmek isterim:

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.  (O.V)


Şimdi yukarıda yazdıklarımı birbiriyle bağlantılayabilenlere tam 10000 lira vereceğim. Ama var gerçekten bir bağlantısı. Özgürce yazıyorum diye saçmaladığımı sanmayın. Post-modern yaklaşımları sevmem.

Yok mu sizce bir bağlantısı? Bir yekün alalım, kabak gibi ortaya çıkacaktır:

1. Farklılaşma - benzeşme

2. Schadenfreude

3. Yalnızlık

Vee kaçınılmaz son: Yabancılaşma!

11 Eylül 2010 Cumartesi

12 Eylül Referandumu üzerine

Ben de darbelere karşıyım, özgürlükçüyüm, Kürt ve başörtülü haklarını savunuyorum. Gel gör ki dine inanan biri bile değilim. Tek düşündüğüm, ancak barış içerisinde yaşayarak ve farklı düşüncelere saygılı olarak bir yerlere varabileceğimiz. Dinlere, hatta Tanrı'ya inanmadığımı öğrenince benden soğuyan, bana "acıyarak" bakan arkadaşım da oldu, "Bu Diyarbakır'ın şebeke suyuna fare zehri katacaksın asıl, sen çıkmış ne diyorsun!" diyen arkadaşım da. İki kafaya da anlam verebilmiş değilim, ben onları köktendincilikleriyle ve faşistlikleriyle bile olsa kabul edebilmişken, benim onlara bir zararım yokken bana böyle yaklaşabiliyorlar. Keşke her ikisi de görebilse olayın aslında ne kadar basit olduğunu..

Neyse konu bu değil. Sonuçta bağnaz bir hayır'cı da değilim. CHP'yi de pek sevmem. Hatta Kılıçdaroğlu'nun Baykal'dan pek de bir farkı olmadığını görmüş bulunuyoruz. Yine de oy vermeden önce şu adamın dediklerine bir kulak vermeliyiz diye düşünüyorum.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25130440/

7 Eylül 2010 Salı

Şarkılar değişmiyor. Biz değişiyoruz.


Eskiden şöyle olurdu:

Ayda bir falan bir şey olur ya da iki bira içer de hüzünlenir, hep dinlediğim bir şarkıyı açtığımda efkarlanırdım. Şarkı farklı gelirdi, "bu şarkıyı bu ruh haliyle dinleyince oluyormuş gerçekten" derdim. O anda hissedilen hüznün çok "içten" bir sıcaklığı olurdu. İnsanın hüzünlenince o tip şarkılar açması da bundan kaynaklanmıyor mu zaten. O, güzel bir hüzün.

Şimdi ise şarkı dinleyemez oldum, her şarkı bir yük. Çok sıkıldım bu durumdan, şarkıların arkada sadece fon müziği olabildiği, anlam yüklemek zorunda kalmadan dinleyebildiğim zamanları özlüyorum...

Şarkı aynı şarkı, bir gün gülümsetirken bir gün nasıl ağlatabiliyor anlamıyorum. Bence güç işte budur, 3 dakikalık bir eserle insanları duygusal olarak kontrol edebilmek.

Sen de mi U2!

Dün U2 konseri vardı malum. Zaten konserin sürprizleri biliniyor, Bono "Egemen Bağış'la köprüyü geçtik" derken istisnasız herkesin yuhalamasından (çok orgazmikti), Zülfü Livaneli'den (acaba kimin fikriydi ve nasıl oldu?) falan tekrar tekrar bahsetmeye gerek yok. Bir diğer ilginç (ama sürpriz olmayan) şey de stada gidiş (Mecidiyeköy'den) - dönüş için toplam 6 saat falan harcamış olmam. Mesela giderken minibüs şoförü yolu karıştırdı diye (o akşamki işin buyken nasıl yolu karıştırabilirsin o da garip gerçekten..) adama küfür eden, üzerine yürüyen bir U2-severle de tanıştık minibüsçe. Lan senin daha sevgi dolu, en azından kavga çıkarmayan bir tip olman gerekmiyor muydu, U2 dinleyen bir insansan? (Demek gerekmiyor, Beatles-sever biri de adam öldürebilir herhalde. O zaman nasıl tahammül edebiliyor ki o müziklere? Hımm..)

Bir de itiraf etmeliyim ki ses sistemini fazla beğenmedim (ben kim oluyorsam?). Bu kadar janjanlı sahneden daha net sesler çıkmasını isterdi gönül, ama sanırım yapabilecekleri bir şey yoktu, zira koca statta herkes duyabilsin diye iki farklı yerde ses çıkışı ve dolayısıyla delay vardı (örneğin sahnede izlediğinle duyduğun arasında şöyle bi yarım saniyelik fark vardı, anlaşılabilen). Eh bir de açıkhava, insan gürültüsü, rüzgar vs. kaliteyi biraz bozmuş olabilir. Basslar kuvvetliydi yine de; sahneye en uzak yerdeydim (fakirim) ama çoğu kez zenci basketbolcu arabasında gibi titredim adamlar bass-ı-verdikçe.

Ben tam anlayamıyorum o olayı, bu kadar gösterişli sahneye gerek var mıydı? Hatta bu kadar tarz değiştirmeye gerek var mıydı acaba.. Evet adamlar şu anda Dünya üzerindeki en aktivist grup, iyi ki öyleler ama ilk kuruldukları zamanlardaki anarşist ruhları artık yok, bu şarkılarına da yansıyor. Artık daha pop - elektronik "are you reaaady"li, "i am going crazy"li şarkılar yapıyorlar. Yine güzel şarkıları var, ama eski şarkıları çok daha güzeldi bence (hele Joshua Tree albümü), özellikle sözleriyle ve Edge'in bol ekolu-delayli nevi şahsına münhasır gitarıyla.

Bunun yanında "benim çok param var, bunun 10da 1ini hayır için harcasam geri kalanını da yerim" mantığı bence biraz sahte. Yani adam bir nevi harcayamadığı fazla parasını hayır kuruluşlarına veriyor, geri kalanıyla milyarlık garip güneş gözlükleri takıyor, öküz gibi jeeplere biniyor, pahalı barlara gidiyor (http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/bono-nuran-sultan-ile-eglendi.html), işte tam da bu yüzden insanlar Bono'ya "soytarı" diyor ama yine de taşa tutamıyorlar.. Tamam itiraf ediyorum, bu çok içten olmadı. Ben zengin değilim ama atıyorum bir gece de bir bira daha az içip artan 5 lirayı aç birine verebilirim. Bunu hepimiz yapabiliriz ama yapmıyoruz. Yine de gerçekten sınırsız miktarda param olsa, gidip her şeyin en pahalısını alıp en pahalı yerlere gitmezdim herhalde. Param olmadığı için söylemesi rahat, ama insan kendini az çok tanır: Çok param olsa yine Pendor'a, Küçük Beyoğlu'na giderdim (artık gidemiyorum ama bu çok farklı bir hikaye, neden başka bir yazının konusu olmasın ki?), neden mutlu olduğum yeri değiştireyim ki? "Kurallarıyla içip eğlenen" zengin insanların olduğu gece kulüplerinde ne işim var..

Kısacası konser hakkında söyleyeceğim şey; bence U2 bu kadar büyük prodüksiyonu hak edecek bir grup değil. Gerçi paraları var ve yaparlarsa daha çok kazanacaklarını biliyorlar - böyle bir prodüksiyon olmasını zaten kendileri istiyor ve altından da kalkabiliyorlar, o yüzden yapıyorlar. Ama bilmiyorum işte, içim hiç rahat değil. Konser gerçekten çok güzeldi, ama beynimin arkasında hep "Tamam da bu neydi ki şimdi lan, sen gönülde anarşist - eşitlikçi falan değil miydin, nedir bu Rihanna konseri gibi görseller ön planda şarkılar arka planda?" diyor bir ses. Zaten insanların U2 konserlerini doldurması ama  yine de Bono'dan nefret etmesi de bununla ve tabi yukarıda bahsettiğim değişimle alakalı diye düşünüyorum. Bu tarz garip değişimlerde Madonna bir, Bono iki. Eskiden çok daha iyilermiş.

Darısı David Bowie, David Gilmour, Paul McCartney ve bilumum güzel müzik yapan insanın başına.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Beynim zonkluyor.

Son zamanlarda gittikçe şeffaflaştım, herkese karşı gayet açığım.

Bu cümlenin eş anlamlısı da şu: Beynimden söküp atamadığım dertleri başkalarına saatlerce tekrar tekrar anlatarak herkesin kafasını s.kiyorum ve insanları artık sıkmaya başladım.

Bu; tezgahtara "satış uzmanı" demek gibi bir şey. Aşağılamıyorum, ben de yaptım o işi. Ve gayet tezgahtardım, satış uzmanı falan değil.

İnsanların beynini yüzyüzeyken s.kmek yetmedi, artık burada da şeffaflaşmaya karar verdim. Çünkü kafamı başka hiçbir şey boşaltmıyor. Bir dolu şey yapmaya çalışıyorum, yapıyorum. Meşgulüm aslında, evde oturduğum için vakit geçmiyor falan desem yalan, her gün çalışıyorum. Bir bokuma yaramıyor ama. Yaptığım işten ne bir şey anlıyorum, ne ona konsantre olabiliyorum, ne de son zamanlarda zevk alıyorum. Hele alkol, ah alkol, her seferinde daha da kötü yapıyor. Artık sarhoş olamıyorum, ve bu çok kötü bir şey. Uyuyabilmek için aldığın uyku haplarının uykunu kaçırması gibi trajikomik bir şey hatta. Diyorum ki uzaklaşsam buralardan, başka bir şehre, "mimlenmemiş" bir şehre, daha önce hiç bulunmadığım, onun izlerinin olmadığı bir şehre kaçıp gitsem, hayatımı durdursam bir süre, işi - okulu bıraksam ne olur ki sanki? Belki 1 ayın sonunda kafamı toparlayabilmiş olurum.

 Hâlâ aşık olduğun (Aşk nedir bu arada? Bu başka bir topicin konusu olmalı. Hatta başka bir hayatın konusu olmalı, o kadar geniş.) eski sevgilini başka bir erkekle beraberken görmekten daha acı verici bir şey olabilir mi bilmiyorum. Seninle zamanında yaptığı şeylerin aynısını yapması, beraber uyuduğunuz yatağa onu sokması, onları aylarca beraber vakit geçirdiğiniz eve giderken görmek. Kıskanmak değil bu, çok daha ötesi. Bir kere "ben burada ölmek üzereyken o nasıl başka birini sevebilecek zamanı buldu?" diye soruyorsun. Sonra cevap zank diye yapışıyor beynine, çünkü o seni bırakmıştı zaten çoktan. Bu neden oldu peki diye düşünüyorsun sonra da, kendini suçluyorsun.

Abarttım az önce, bundan daha büyük acı vardır muhtemelen, ama insan tecrübe ettiklerinden ibaret. Ve bugüne kadar tecrübe ettiğim en büyük acı bu oldu. Reddedilme, başarısızlık, diş ağrısı, sırt ağrısı, kaza, acizlik duygusu hatta en yakınının ölmesi. Bugüne kadar yaşadığım en kötü duygular bunlardı. Bunların toplamını bile geçmiş bir çöküntü hissediyorum içimde. Diyecek o kadar çok şeyim var ki daha. Sayfalarca boş söz, buharlaşmaya hazır. Hepsini yaz(a)mayacağım.

Burayı okuyan insan sayısı çok kısıtlı. Bunu bilerek rahatça yazabiliyorum istediğimi. Tüm internet alemine açık bir site, beni tanımayan okusa "ergen" der en fazla, beni tanıyanların da hepsi kafalarını s.ktiğimden zaten bu durumu artık kelimesi kelimesine ezberledi. Kendisi de burayı takip etmediğinden bir sorun yok.

Ediyorsa da okusun, ne farkedecek ki. Kurallar nerede? Ben bir kural göremiyorum. Bunları okumasını istemiyorum aslında, ama bu düşüncelerin farkındadır herhalde. Tüm bunları ona yazıp her şeyi sarpa sardırmak istemedim. Ama bunları yazmam gerekiyordu ve buraya yazdım. Belki de bilinçaltım onun okumasını istiyordur, o yüzden buraya yazıyorumdur. Peki bu artık umrumda mı? Söylediğim gibi artık şeffaflaştım. "Bu böyle yazılır mı hiç?" sözlü kuralını koyan insanla tanışıp "Neden?" diye sormak istiyorum.

Yazdıklarımın bir etkisi olmasını istemiyorum, beklemiyorum, olmaz da biliyorum. Sadece aklıma gelen her cümlenin yitip gitmesinden bıktım. Buraya ya da defter köşelerine yazdığım şeyler, düşündüklerimin sadece %1'idir herhalde. Çünkü inanır mısınız, artık uyku dahil nefes aldığım her an düşünmeden duramıyorum. Hayat, sevgi, ölüm. Şu üç terim hakkında sabah akşam kalitesiz edebiyat parçalıyorum. Eh, zamanının tümünü harcadığın şeyin de yok olup gitmesini istemiyorsun. Her ne kadar çok düzensiz, oradan buradan olduğunu bilsen de, yazıyorsun işte. Kalıcılık arıyorsun, kaliteye bakmadan.

Burası benim kişisel alanım. Kağıtta olmasını tercih ederdim, çünkü o kağıdı sonradan elinde tutunca beş duyun harekete geçiyor. Bilgisayar ortamında bu pek olmuyor ama hızlı olması için bilgisayarda yazıyorum. Yayınlamayabilirim tabi ki. Ama yayınlayacağım. Kuralları kim koyuyor ki?

Hiçbir şeyi anlamlandıramıyorum. Karmakarışık oldu hayat. Geçen sene dert sanıp üzüldüğüm küçük saçma sorunlar bugün o kadar sık geliyor ki başıma, artık çok rahat göz ardı edebiliyorum. Belki bu şekilde "acı insanı güçlendiriyordur." Haha ne klişe bir şey bu. Güçlenmek istemiyorum. Acı çekmek istemiyorum. Acı çekmemek adına tüm güzel anıları yok etmek dahil herşeyi yapardım. "Şunu yap, acın geçecek" diyen birini bir bulsam, ah bir bulsam, ne derse desin uygulayacak durumdayım. Çünkü kendi yaptığım şeyler hiçbir işe yaramadı, daha ne yapabilirim ki?

Zamandan nefret ediyorum.


***Yukarıda bahsettiğim kişi ben değilim..! O kişi hepimiz. Almanya'daki Hans ve ABD'deki Jim. Ya da siz kim olmasını istiyorsanız o. Sadece önyargılı okumayın. Herkes tek başınadır, hisler kişiye özeldir, ama bir o kadar da genel-geçerdir malesef. Yukarıdaki gibi hisseden çocuk yalnız değil. Daha doğrusu yalnız, ama onun gibi hisseden milyonlarca başka erkek de var. Bu insanı rahatlatır mı bilinmez, ama en azından "ben neden herkes gibi olamıyorum?" diye düşünmeni engelleyip kendine yabancılaşmamanı sağlar. Bir nevi "her işte bir hayır vardır" kafası.