Featured

Carl Sagan ve Marihuana Üzerine

Bu makale, 1971'de yayımlanan Marihuana Reconsidered (Marihuana Gözden Geçirildi) adlı kitap için 1969 yılında yazıldı. Sagan o yıllarda...

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Yasaklar

Bugün internet yasakçılığında yeni bir çığır daha açıldı. Bir avuç xxx, ultimate-guitar.com adresindeki gitar tablarını da engellemeye başladı. Neden olarak da şu sunulmuş:




Sonra "neden yurtdışında yaşamak istiyor gençler, beyin göçü olmamalı, ayıp ediyorlar" gibi garip şeyler diyo xxx başbakanımız ve kurmayları. Bir de xxx bir adam var Bülent Arınç diye mesela, Ümit Boyner'in yasaklara karşı olan açıklamalarına cevap olarak "siz iktidara gelince pornoyu serbest bırakırsınız artık, ama biz yasaklicaz" falan diyor.

Bütün bu yasakçı adamların bir an önce xxx dilerdim. Zavallılar.

Şimdi ben o bakmak istediğim tablara ulaşamayacak mıyım sanki? Siz salak mısınız, yasaklayarak kimi engelleyebilirsiniz ki?

Ekleme: Yazıyı revize ettim. Devlet erkanına olan küfürleri temizledim falan. Şimdi içeri atıp işkence yaparlar, kolumu kırarlar sonra "nezarethanede yere düşüp kolunu kendi kendine kırdı" falan derler, dava zaman aşımına uğrar falan. Ne gerek var.

24 Mayıs 2011 Salı

İnsanları teselli etmek için kullandığınız "Bu kadar üzme kendini, ...... gerçeklemese de yine böyle olacaktı" cümlesinin aslında ne kadar sinir bozucu olduğunun farkında mısınız? Bırakın öyle olduğu için olmuş olsun. Diğer türlüsü daha kaderci, daha kontrolsüz, daha üzücü değil mi? Elimde olmayan nedenlerden üzülmekten nefret ediyorum. Diğer türlüsünü sevdiğim bile söylenebilir, hüzünlü bir lanet olsunculuğu var. Bu arada hüzün bence pozitif bir sözcüktür.

Film çevirmiyoruz burada, Kelebek Etkisi değil bu. Her seferinde Afrika'da fil osurunca burada fırtına çıkmıyor, ya da ne bokumsa işte. Bazen bir şeyin göz önünde, büyük bir nedeni olabiliyor. "O olmasaydı da..."larla geçecek vakit, teselliyle sürecek bir ömür yok önümde. Bir şeyin nedeni istemli ya da istemsiz, haberli ya da habersiz şekilde bensem benimdir. Ben kendimi suçlamıyorken, sizin kendimi suçlamamam için sırtımı sıvazlamanız gereksiz.

Hayat gidiş yolundan puan vermiyor. Sonuca puan veriyor sadece. O yüzden kendisine sürekli adaletsiz deniyor zaten.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

dağıl-birleş-folloş

Arada müzik gruplarının biyografilerini incelerken şu tip şeyler görüyorum:

1968'de kuruldu. 1972'de dağıldı.
...
1991'de tekrar birleşti. 1996'da dağıldı.

En can şarkılarına bakıyorsun, istisnasız hepsi ilk 4 yıllık periyotta yapılmış. Zaten ikinci birleşmede yeni şarkı falan yapılmamış, hep o muhteşem asitli 4 yılın ekmeği yenmiş. Ki tam da yenememiş belli ki, yine dağılınmış. Hem o ikinci birleşmede, asıl elemanlardan sadece bir ya da iki tanesi kalmış.

Bunun gibi sürüyle grup var. Bazıları tanınmış da gruplar. Ne kadar sevgi ve saygı duysam da, beğendiğim bir grubu bu kategoride görünce içim sızlamıyor değil. Yahu 60larda hayvanlar gibi yardırmışsın, saygı görmüşsün, 65 yaşına gelince kendine hiçbir şey katmadan hala 20 yaşındayken bestelediğin (muhteşem) şarkıları çalmaktan utanmıyor musun az da olsa?

(Şimdi bu adam gelip "hayatım boyunca senden daha başarılı oldum ve geri dönüş kararım sayesinde hayatında bir arada göremeyeceğin kadar para kazandım" dese "abi Türkiye'ye de gel, parası neyse veririz izleriz" demeyi de ihmal etmem.)

(Daha da ileri gidersem; ben de olsam sanırım aynısını yapardım. Şimdi o adamcağız denememiş midir sanki daha güzel besteler yapmayı? Örnek olarak kullandığım adamı çok hakir gördüm, özür dilerim örnek olarak kullandığım adam..)

Help! The Captain Threw Up - Reprise

Bu bir beğeni ve teşekkür yazısı olacak. (Allah bilir sonunda da nereye kayacak).

Bu grup hakkında en son 13 ay önce yazmışım. O zamanlar yeni sayılırlardı daha. Şarkıları daha farklıydı, daha sınıflandırılabilirdi, daha gitardı, daha azdı.

Şimdi karşımızda kategorilere sığmayan, Roxy Müzik Günleri ikincisi bir grup var. Ben ki kategorize etmeyi çok seven bir adamım, bu grubu edemiyorum. Indie, eclectic gibi aslında günümüzde içine hemen her bokun girdiği janrlar (sözcüğe gel) kullanıyorum onlar için.

Bir yılda inanılmaz bir yol katettiler, ki bunun bir bölümünde hiatus'ta (sözcüğe koş) gibiydiler. Sağolsunlar bu yolun son (ve en kaymaklı) kısmında ben de bulundum ki o gün bu gündür kendimi artık çok da şanssız bir insan olarak görmüyorum.

Benim önerim, onları müziği arkaplanda tutmanız gereken anlarda değil, ayrıntılara yoğunlaşmaya müsait olduğunuz anlarda dinlemeniz. Mesela yatmadan hemen önce, yatarken, ıvır zıvır şeyler okurken, ders çalışırken (!) ..


(O değil de bu ne ya hâlâ myspace falan. Artık münferit bi site gerekiyor bu gruba. Bir ara yapmalı bunu.)


Şimdi buradan farklı bir konuya dalasım var da dalmasam mı ya.

Aslında bi kaç cümleye düşürülebilir belki düşündüklerim: Mood denen şey çok değişken ve etrafında beklemediğin şeyler o kadar çok olabiliyor ki. İnsan riyakar bir kere. En basitinden; çok bunalımda, intiharın eşiğinde olan bi adam, grubuyla Roxy'de finale kaldığını öğrense, o intiharı ertelemez mi, en azından sonuçlar açıklanana kadar? (Bu kişi ben değilim tabi. Evet genelde (yalnızken?) pesimistim ama intiharı düşlerken falan başıma gelmedi bu. Moralimi de bir hayli yükselttiğini söylemem gerek). 

Bir de, bazı dönemlerde başına gelen ilginç şeylerin ömrünün sonuna kadar sürmeyeceğini/hayatını kökten değiştirmeyeceğini düşünsen bile, ömrünün o bölümünü meşgul ediyor işte. Olay yine John Lennon'da bağlanıyor: Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.


Sonu alakalı olsun. Hepinize teşekkür ederim Help! The Captain Threw Up. Bu yarışmanın benim için en güzel yanı, ikincilikten ziyade, hakkımda düşünülenleri görmek oldu. Sanırım böyle bir şeye ihtiyacım vardı son zamanlarda. "Müzik benden geçti abi" de demicem artık sayenizde.

Yanlış yıldız seçimi?


İnsanlar değişir. Hissettikleri de paralel olarak değişir. Bir ilişkinin bitmiş olması, onun bir zamanlar çok güzel olmadığını ya da gerçekten sevgi barındırmadığını göstermez. Sadece, insanlar değişir.

(♫ Ama sen değişmezsin, sen insan değilsin ♬ şeklindeki lise dönemi dizemle bitirmek istedim çok.)

25 Nisan 2011 Pazartesi

Wikipedia

Wikipedia mükemmel. Gerçekten mükemmel. Tabi İngilizce sitesinden bahsediyorum, orada fake bilgi pek az oluyor. Kapsam açısından da "genel" bir ansiklopediye göre gayet doyurucu. Bence Wikipedia'nın görünürdeki en büyük sorunu; bir başlık başka bir başlığa atıfta bulunduğunda, atıfta bulunulan başlıkta bazen atıfta bulunan başlıkla ilgili bilgi olmaması.

Bu konuda son rastladığım örnek:

Janis Joplin başlığında, meşhur olmadan önce Beehive saç tarzına yöneldiği yazıyor. Beehive başlığına gidildiğinde ise, bu saç tarzını kullanan ünlüler arasında Janis Joplin'in adı geçmiyor. Bu yüzden, bilginin doğruluğundan emin olmak için başka kaynakları da kontrol etme ihtiyacı duyuyor insan.

Bu tip referans eksikliklerini yazılımsal olarak bulmak zor değil, hele Wikipedia mühendisleri için çocuk oyuncağıdır. Bunun üzerine düşseler Wikipedia çok daha güzel bir yer olur.

Bunu acaba Wikipedia'ya bir maille söylesem mi diyorum da, "ulan dünkü bok, sanki biz farkında değiliz" demelerinden çekiniyorum.

Hendrix

Hayatımda bu kadar güzel bir müzisyen fotoğrafı daha görmedim. Adamın paçalarından karizma akıyor.


23 Nisan 2011 Cumartesi

Hitler

Bunu görünce kahkahalarla güldüm. Sanırım adamların "ekmeği fazla kızartıp kömürleşmiş alanları şekillendirme sanatını" ortaya çıkarmaları, ve bu tekniğin öncüleri olarak ne imaj seçseler orjinal olacakken gidip sittin çeşit Hitler profili seçmeleri ve olayı hayvanlar gibi detaylı ve başarılı yapmaları komik geldi.


19 Nisan 2011 Salı

Bir haftasonunu da kendime ayırayım, iş/okul ilgilenmeyeyim dedim. Şu anda götümde ayı bağırıyor. Tanrım ben kendime naptım böyle?

13 Nisan 2011 Çarşamba

Gerçekten bunun tanımını yapmamı mı istiyorsun? Bu çok zor, hem de kişiden kişiye değişen bir şey. Yine de deneyeceğim.

Hepsinden önce; onu herhangi bir şeyden daha çok seversin. Kimse için kurmayacağın, kuramayacağın "onun için canımı veririm" cümlesini kurarsın onun için. Ve gerçekten bilir ve hissedersin ki, böyle olağandışı bir durumda gerçekten onun için ölmeye hazırsındır. En yakınındakilere, kan bağın olanlara, annene karşı hissettiklerinin üzerine bir de bu kendine has duygusu vardır. Neredeyse gururlusundur kan bağın olmayan birini bu kadar sevebildiğin için.

Daha da güzeli tüm bu duygulara onun haberi olmadan, ya da ondan bir karşılık görmeden de sahip olabilirsin. Aslında senin için önemli olan onun karşılık vermesi değildir, onu sevmek çok güzeldir. Kolay kolay sahip olunamayan bir duygun olduğu için mutlusundur. Bu duyguyla aylarını, yıllarını geçirebilirsin. Zaten zaman olgusu bir yerden sonra kaybolur; aylar, yıllar geçmiş ne farkeder ki? Bu kadar değişime inanırsın, "insanlar hep değişir" dersin, değişirsin de, ama tek değişmeyen bu duygudur. Onu hâlâ ilk günkü gibi seversin, o artık olmasa bile. Olmayan bir şeyi seversin. Karşılık beklemeden, acı çeke çeke seversin. Çok acı bir biberi yerken gerçekten canın çok yandığı halde garip bir zevk almaz mı bazı insanlar? Demek her acı katlanılmaz ya da istenilmez olmuyor. 

Onsuz tek anın geçmez, rüyalarında bile! Uykuya dalmadan hemen önce, uyandığın anda, gün içinde, sürekli aklındadır; bazen suratı, bazen güzel bir anınız, bazen de kocaman harflerle adı. Sokakta yürürken ilginç bir şey gördüğünde aklına ilk gelen onla paylaşma isteğidir, yıllar geçmiş olsa bile. Dinlediğin bütün şarkılar bir şekilde onu anlatır, bazen Metallica'nın falan olsalar bile. Zaten istedikten sonra her şeyden çıkarabilirsin onu, her yerde görebilirsin yüzünü.

Onun artık "seni seviyorum" dediği başka biri vardır, senin adını unutmak üzere bile olabilir. Tüm bunlar senin sevgini kırmaz, aksine gün geçtikçe daha çok seversin. Öyle çok seversin ki, "Bundan öte ne olabilir ki zaten? Bana daha nasıl davranması gerekiyordu onun sevmemem için?" diye düşünürken cevabı sorunun içinde bulursun: Ondan bağımsızdır sevgin, ondan bağımsız ama onun için.

Bir de, hepsinden önemlisi, bu hissettiklerinin, kurduğun cümlelerin çok ulu falan olduğunu düşünürsün. "Dünya böyle sevgi görmedi" falan diye düşünürsün bazen. Bu doğru değil. Belki şu doğru olabilir ama: "Dünyam böyle sevgi görmedi." Bazı dönemlerinde hayatının, hayatta iyi yapabildiğin tek şeyin onu sevmek olduğunu düşünebilirsin. Böyle durumlarda değirmenlere karşı savaştığını düşünüp de şevkini kırma; sevmeye devam et. Çünkü sen sevmeyi seviyorsun. Ondan hiç vazgeçmek istemediysen, ondan vazgeçmeyi istemezsin. Bu kadar basit.


Aşk tek kişiliktir diye standart bir cümle var ya.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Abbey Road

Just before the famous Abbey Road photo was taken, The Beatles were photographed on the sidewalk waiting to cross the street.


10 Nisan 2011 Pazar

5 Nisan 2011 Salı

"28 Mart 2010'da benden ayrıldıktan sonra 'elbet unutacaksın, hayatına daha kimler girecek. En azından bu ikimize de ders olmuş olacak' demiştin. Hayatıma başka kızlar girdi gerçekten, ama hiç biri senin gibi olmadı. Hepsinde seni aradım, ve hala seni arıyorum. Ben sadece seni isteyeceğim, geri alınması imkansız tek şey 'zaman' olsa bile."

Bu cümleleri bir kaç yıl sonra söylediğimde, abarttığımı düşünenler ve kendisi göt olacak. Ama bu kimsenin bir işine yaramayacak. Keşke kimse göt olmayacak olsa.

İlerde bu yazdıklarımı okuyup göt olmayı arzulardım ama insan tanıyor kendini az çok.

Beni hayata en çok bağlayan şeyin, beni çoktan geçmişe gömmüş eski kız arkadaşımın düşüncesi olmasını kendime yediremiyorum.

3 Nisan 2011 Pazar

last.fm


Ön bilgi: last.fm'de default ayar olarak, bir şarkının %50sini dinlediğin anda, o şarkıyı veritabanına skroplamış oluyor. Bu şekilde dinlediğin tüm şarkılar, kaç kere dinlediğine kadar saklanabiliyor ve başkaları tarafından görülebiliyor.

Kaderin şöylesine ne dersin:

Az bilinen bir gruptan çok güzel bulduğun bir şarkıyı dinlerken tam da %50sine gelmek üzereyken bir nedenle geçsen, böylece o şarkı senin listende gözükmese. O şarkıyı dinleyen ve çok seven, tam da aşık olacağın tarzda bir kız (bu ne basit bir tanımlama), "bu şarkı ne kadar güzel ve ne kadar da az dinlenmiş, acaba diğer dinleyenler kimler?" diye dinleyenler listesine baksa, orada senin adını göremese, böylece senin diğer sevdiğin şarkılara bakıp da senin için "vay be" diyemese (her zaman için, insanların dinlediği şeylerden o insan hakkında çok sağlam karakter tahlili yapılabileceğini düşünmüşümdür), sonra sana özel mesaj atıp tanışamasa, sonra sevgili olamasanız, Avrupa'yı, dünyayı gezemeseniz, beraber yaşayamasanız, her şeyi beraber yapıp deliler gibi eğlenemeseniz, birbirinizin en güzelleri olamasanız, en çok da, tek başına dinlerken çok hoşuna giden şarkıları, çok hoşuna giden kızla dinlemenin o çok hoş zevkine hiç varamayacak olsan..

En başa dönelim; hayatını değiştirecek olayı 1 saniyeyle kaçırdın. Bundan sonra dikkat et, şarkıların en az %50sini dinledikten sonra şarkıyı geç. (Aslında niye bir şarkıyı geçesin ki, sonuna kadar dinle.)

Hayat aslında bu kadar basit olayların birbirine tutunmalarından ibaret değil mi? Sadece çok nadiren bu tutunmaları farkediyoruz ve "10 dakikayla x'i kaçırdım, bilmemneyle hayatımın fırsatını kaçırdım" vb. cümleler kuruyoruz. Halbuki bu tutunmalar her an her yerdeler. Ve genelde iyi yolda işliyorlar bence. Her şey olacağına varır çünkü, her şey yoluna girer (mi gerçekten?). Yoksa kaos hakim olurdu(??), dünya bundan daha iyi olmazdı muhtemelen. Sonuçta, senin için kaçan fırsat, bir başkası için, dünya için, düzen için bir yarara dönüşüyor.


Bu arada,

her şey yoluna girecek != her şey iyi olacak
her şey yoluna girecek ?= her şey olacağına varacak

2010 Yaz

İntihar etmemek için yaşıyorum.

Kendimi sık sık aslında ait olmadığım şeyleri yaparken (aslında neye ait olmam gerektiğini de bilmiyorum) ve çok meşgul bulmamın sebebini buldum sanırım:


No Work- Not doing any work and not keeping yourself busy soon deteriorates your mind and brings both bad health and thoughts in your mind. Keeping yourself busy is best way to get rid of multiple diseases and sins. Doing nothing and letting your mind wander aimlessly is one of easiest and best way to commit suicide.

Legalize it.


2 Nisan 2011 Cumartesi

Eternal


Eric Clapton

Bu adam 1970'ten beri aynı. Saçı uzuyor - kısalıyor - kırlaşıyor, gözlükleri değişiyor, yüzü biraz kırışıyor ama tarzı neredeyse aynı kalmayı başarmış. Ya da şöyle diyeyim; artık saçtan sakaldan mıdır nedir, 70lerdeki yetişkin görünümü yüzünden adamın 30-40 yıl önceki bir fotosunu görünce "bu fotoğraf 90lara mı ait acaba?" demeye müsait bir tipi varmış o zamanlar.

Dicem de, 1970'ten önce o kadar farklıymış ki, Cream ileyken mesela, bence fotoğraflarını görse o da kendini tanımaz.

Gözlüklü olan Clapton(mış):




Bu arada Cream, dönemin diğer ulu gruplarına nazaran biraz underrated sanki.

30 Mart 2011 Çarşamba

Paradisophobia

[par-uh-dahyz-o-foh-bee-uh]
-noun


The groundless fear that someday www.radioparadise.com will stop broadcasting music.

28 Mart 2011 Pazartesi

28.03.2010

Tam şu sıralarda bir yıl oluyor senden ayrılalı. Ya da beni bırakalı mı desem? Kağıt üzerinde ben ayrılmıştım sanırım, çünkü artık beni sevmediğini görmüştüm. Kendimin de nefret ettiği kişiyi değiştirmeyi başarmaya başladığım halde, ve sen de bunu farkettiğin halde. Tam da şu yüzden buna rağmen ayrıldık zaten; beni sevmiyordun artık.

Başka kızlardan hoşlanmaya çalıştım bu dönemde, hoşlandığımı sandım, yapabileceğimi düşündüm ama olmadı. Sana "seni seviyorum" dememek için, diyemediğim için onlara demeye çalıştım ama olmadı. Yıllarca eksikliğini hissettiğim boşluğu senle doldurmuştum, ve sen gidince orası yine boş kaldı. Son bir yıldır -her şeye rağmen- hayatımın en güzel anları, yine seni düşündüğüm anlar. Hayatım çok yoğun olduğu halde, tamamı koca bir boşluk, amaçsızca bir uğraşı gibi geliyor. Anlam kazandığı tek anlar seni düşündüklerim.

Keşke demeyi sevmiyorum, dememek istiyorum ama, keşke bitmeseydi. Seni çok özlüyorum. Seni çok seviyorum!

Bu yazıyı yazmayacaktım, ama bugün (yine) öyle gerektirdi. Çok müzik dinledim çünkü, ve çok aklıma geldin. Her zamankinden çok. Saatin geç olması, ertesi gün iş olması ve yapmam gereken ciddi bir iş için uykumu almış olmamın gerekmesi hiç umrumda olmuyor artık. Şu an hissettiklerimi senin kollarındayken yaşamadım, yaşatmadım kendime, hayatın ciddiye alınması gerektiği zırvasıyla yordum kendimi; ve şimdi sen yokken, tam bir senede farkına vardım, aslında sana dokunmanın yaşayıp yaşayabileceğim en güzel duygu olduğunu. En büyük pişmanlığım budur.

Seni bekleyeceğim umutsuzca; ikimiz de aynı dünyada olduğumuz sürece, hep bir umut yeşerteceğim. Çünkü birbirimize aşıktık ve bunun farkındaydık. Tekrar olmaması için bir neden görmüyorum, hele zaman kavramı anlamını bu kadar yitirmişken.

21 Mart 2011 Pazartesi

The Cure

En sevdiğim grupların arasındadır The Cure. Ama çok sık The Cure dinlemem. Neler dinlediğimi bilen insanları şaşırtan bir gerçek oluyor bu genelde, "seni hiç The Cure dinlerken görmedik, ne alaka?" falan diyorlar.

Çok fazla dinlemiyorum, çünkü çok üzücü. Bir diğer nokta, kesinlikle yalnızken dinlenecek bir grup. 

Loop'a alıp dinlenecek bir grup.

Anıları hayvanlar gibi canlandıran bir grup, o anılar gerçekleşirken The Cure o anının içinde zerre kadar bile olmadığı halde. Neden acaba..? Bir çok kişi hemfikirdir herhalde.

Akla ilk gelen Just Like Heaven var mesela; müzik neşeli, sözleri neşeli, ben de neşeliyken bile dinlesem bile çok üzüyor. En iyi ihtimalle "mutsuz olacağım" duygusu uyandırıyor içimde.

Üzücü durumun için sana ümit vermeyi bırak, "ümitsiz olmalısın" diyor.

O kadar güzel şarkılar ki; yalnız, mutsuz, eski sevgiline hâlâ aşık olduğun için mutlu bile oluyorsun, The Cure şarkılarını dibine kadar hissedebildiğin için. Bu şarkıyı en iyi ben anlarım diyorsun, adamla birebir aynı şeyleri hissediyoruz, inanılır gibi değil diyorsun.

Çok üzüyor beni bu adamın sesi, gitarının sesi, söyledikleri.

Anlamadığım bir grup gerçekten. Biraz mazoşistçe bir sevgi.


16 Mart 2011 Çarşamba

Spartacus

Spartacus'ü Türkçe'ye çeviren kişi;



seninle arkadaş olmak istiyorum.

15 Mart 2011 Salı

“Why do we ask so many questions? Two people shouldn’t know each other too well if they want to fall in love.”


diye bir laf okudum.


Yalan.


Açıklayacağım vaktim olunca. Unutmamak için yazdım.

-------------------------------------------------------------------------
02.04.2011 - ekleme: 
“Love is like a little old woman and a little old man who are still friends even after they know each other so well.” - Tommy, age 6


Henüz kendi fikirlerimi yazmadım. Yazacağım bi ara. 6 yaşındaki çocuk açıklamış aslında derdimi. Yukarıdaki lafın pesimistliğini düzeltmiş. Krizden fırsat çıkarmış bir nevi.

9 Mart 2011 Çarşamba

En iyi hisler

Bana göre.
1 numara sabit.
23,5 yıldır kendimi hatırladığımdan beri 1 numaranın yanına yaklaşan bir his bile tatmadım. Hani "şu anda dünyanın en mutlu insanı ben olabilirim!" dedirtenden.
Gerisi sırasız.

1) Karşılıklı aşk yaşadığım insanın gözlerinin içine bakınca hissettiklerim.
- Bir işin altından kalktığımda kendimi ödüllendirirken hissettiklerim.
- Çok çok acıktığım sırada aldığım ilk lokmada hissettiklerim.
- Tam çakırkeyiflikle sarhoşluk arasındaki ince çizgide müzik dinlerken hissettiklerim.
- Her zaman olmasa da: Gitar çalarken hissettiklerim.
- David Gilmour kanlı canlı tam önümde solo atarken hissedeceklerim.
- Birine yardım etmeye çalışırken hissettiklerim.
- Biri bana yardım ederken hissettiklerim.
- Hayal kurarken hissettiklerim.
- "Hayallerimdeki rüyayı" -nadiren de olsa- görürken hissettiklerim.
(Bu son ikisinin gerçek olmadığını farkettiğim anda hissettiklerim ise "en kötü hisler" sıralamasındadır aynı zamanda.)

Düz bir insanım. Ve bu beni biraz üzüyor açıkçası. Tersi için de bir şey yapmıyorum ama.
Hayatımın çoğunun hayallerle geçmesinden korkuyorum.

İyi de tüm bunlardan başkalarına ne..?

3 Mart 2011 Perşembe

Zamanın bu kadar hızlı geçmesine şaşıracağıma biraz ders çalışsam ne de güzel olurdu. Şu his tanıdık geldi mi: Günlerdir çalışmak dışında pek bir şey yapmadığın halde hâlâ inanılmaz gelen bir şekilde hafta bitmek üzere ve aslında 3 gündür hiçbir şey yapmamış gibi hissediyorsun. 

Yarın erken uyanmam gerekirken hala yararsız şeylerle uğraşıyorum, bunu yazmak gibi. Ama artık bu yönümü seviyorum; hayat, üçte birini uyuyarak geçirecek kadar değersiz değil.

1 Mart 2011 Salı

İmza

Toplumda/iş hayatında "belli bir yere gelmiş", kendine güveni yüksek olup da imzası devasa ve afili olmayan birini bile görmedim. Benimki mi? Karınca boku gibi.

27 Şubat 2011 Pazar

Belki şimdi daha açıktır.

"There's just no point hating someone you love. I mean, really love."
                                                                                                                 John Lennon

19 Şubat 2011 Cumartesi

Elektrik kesintisi

18 Şubat 2011 gecesi Taksim'de elektrikler kesilmiş.

Bunun bana yansıması, İstiklal Caddesi'nde bulunan bürodaki server'a bağlanıp yetiştirmem gereken işi yapamamış olmam ve bütün planlarımın altüst olması oldu.

Şu anda çok sinirliyim ve bunu birileriyle paylaşmazsam sinirden uyuyamayacağım.

O elektriği kesen, bu şehri yöneten ne kadar insan varsa hepsinin yıllar boyu büyük acılar çekmesini ve yaşlanınca da acılar içinde ölmesini diliyorum. Ayrıca annelerine de laflar hazırladım ama buraya yazamayacağım.

Ölmeden Önce Yapacağım 101 Şey

Ben de modaya uyup kendime "ölmeden önce yapacağım 101 şey" listesi hazırladım:


1 Mutlu ol.
2 Mutlu ol.
3 Mutlu ol.
4 Mutlu ol.
5 Mutlu ol.
6 Mutlu ol.
7 Mutlu ol.
8 Mutlu ol.
9 Mutlu ol.
10 Mutlu ol.
11 Mutlu ol.
12 Mutlu ol.
13 Mutlu ol.
14 Mutlu ol.
15 Mutlu ol.
16 Mutlu ol.
17 Mutlu ol.
18 Mutlu ol.
19 Mutlu ol.
20 Mutlu ol.
21 Mutlu ol.
22 Mutlu ol.
23 Mutlu ol.
24 Mutlu ol.
25 Mutlu ol.
26 Mutlu ol.
27 Mutlu ol.
28 Mutlu ol.
29 Mutlu ol.
30 Mutlu ol.
31 Mutlu ol.
32 Mutlu ol.
33 Mutlu ol.
34 Mutlu ol.
35 Mutlu ol.
36 Mutlu ol.
37 Mutlu ol.
38 Mutlu ol.
39 Mutlu ol.
40 Mutlu ol.
41 Mutlu ol.
42 Mutlu ol.
43 Mutlu ol.
44 Mutlu ol.
45 Mutlu ol.
46 Mutlu ol.
47 Mutlu ol.
48 Mutlu ol.
49 Mutlu ol.
50 Mutlu ol.
51 Mutlu ol.
52 Mutlu ol.
53 Mutlu ol.
54 Mutlu ol.
55 Mutlu ol.
56 Mutlu ol.
57 Mutlu ol.
58 Mutlu ol.
59 Mutlu ol.
60 Mutlu ol.
61 Mutlu ol.
62 Mutlu ol.
63 Mutlu ol.
64 Mutlu ol.
65 Mutlu ol.
66 Mutlu ol.
67 Mutlu ol.
68 Mutlu ol.
69 Mutlu ol.
70 Mutlu ol.
71 Mutlu ol.
72 Mutlu ol.
73 Mutlu ol.
74 Mutlu ol.
75 Mutlu ol.
76 Mutlu ol.
77 Mutlu ol.
78 Mutlu ol.
79 Mutlu ol.
80 Mutlu ol.
81 Mutlu ol.
82 Mutlu ol.
83 Mutlu ol.
84 Mutlu ol.
85 Mutlu ol.
86 Mutlu ol.
87 Mutlu ol.
88 Mutlu ol.
89 Mutlu ol.
90 Mutlu ol.
91 Mutlu ol.
92 Mutlu ol.
93 Mutlu ol.
94 Mutlu ol.
95 Mutlu ol.
96 Mutlu ol.
97 Mutlu ol.
98 Mutlu ol.
99 Mutlu ol.
100 Mutlu ol.
101 Mutlu ol.

Olaya biraz fazla "metasal" yaklaştım sanırım.

Mesai

Arkadaşlarla dışarıda takılırken gece saat 12yi geçince yakın zamana kadar ailemin çok endişelenip sürekli çağrı yağmuruna tutmalarından sonra, son zamanlarda gece 12ye kadar işte kalınca hiç de meraklanmamaları, onlardan ziyade benim adıma üzücü bir durum sanki.

17 Şubat 2011 Perşembe

Fotoğraf

Genelde saçma fotoğraflar çekiyorum. Hatta bu yüzden aşağılandığım da oldu. "İlginç" ya da "çekmeye değer" şeyler kadar, hatta onlardan daha çok tamamen sıradan şeylerin fotoğraflarını çekiyorum fotoğraf makinam yanımda olduğunda. Örneğin, arkadaşlarla hep oturduğumuz barın baktığı izbe sokağın eğreti bir fotoğrafı, ya da sık sık buluştuğumuz bir evde otururken çekilmiş odanın boyası dökük duvarının fotoğrafı.

Bu tip fotoğrafları, ne insanların çektiği über-sanatsal fotoğraflara ne de kendi uğraşıp çektiğim fotoğraflara değişirim. Çünkü o eğreti ve sıradan fotoğraflara şöyle bir 2 sene sonra baktığımda yakaladığım ayrıntıları ve kendime yaşattığım anıları/acıları hiç ama hiçbir yerde bulamıyorum.

Anı ve acı sözcüklerinin sadece bir harf farketmesi ise manidar.

15 Şubat 2011 Salı

Bazı web siteleri ve elektronik sistemler, hata yapıp şifreni bir kaç kere yanlış girdiğinde hesabını kitler. Ancak doğru bilgileri sağladıktan sonra sana yeni şifre edinme hakkı verir. Hatta bazıları bu süreçte hesabını sıfırlar. Yeni şifreni aldıktan sonra, artık sadece kullanıcı adı aynı kalmış yeni bir insansındır o sistem için. Hataların affedilmiştir, tekrar erişimine izin verilmiştir.

Teknolojik sistemler en ufak hatayı gözden kaçırmaz, ancak her zaman affederler. Düzeltmek senin elindedir, "ben değiştim, bir şans daha istiyorum"a duygusal yaklaşmaz, sana inanır. Yine hata yaparsan, yine rest çeker sana, ama kendini inandırabilirsen yine affeder.

İnsanlar böyle değil. Söylemek içimi acıtacak ama, iyi ki değil. Böylece hatalarımızdan ders çıkarabiliyoruz, karşılığında önemli şeyleri kaybetsek de.

11 ayın sonuna doğru, senin daha ilk hafta dediğin şeyi yeni algılayabiliyorum. Artık bu konuda daha tecrübeliyim, ileride daha az hata yapacağım. Umarım.

Ya da çaresizlikten "her işte bir hayır vardır" kafası yaşıyorum.

10 Şubat 2011 Perşembe

23

Geçenlerde Komedi Dükkanı'nda (bu aralar uzun zamandır izlemediğim kadar televizyon izliyorum, evet) gençten bir kız çıktı konuk olarak. Bir ara Tolga Çevik'le aralarında yaş muhabbeti geçti; Tolga Çevik kıza "sen 14 yaşında mısın?" diye sorduğunda kız öyle bir baktı ki, sanki 40 yaşındaki olgun bir kadına toy çocuk muamelesi yapılıyor. Ve  kız Tolga'yı standart ergen ukalalığıyla "hayır 15!" diye düzeltti.

Ben de öyleydim o dönemler, çoğumuzun olduğu gibi.

Şimdi 23 yaşındayım, gerçeğin ortaya çıkmasının imkansız olduğu yerlerde yaşımı küçültüyorum; 22 diyorum, 21 dediğim bile oldu. Çünkü yaşlanmaktan korkuyorum, yaşadığım hayattan öyle mutsuz olmasam bile. Zaten hep öyle düşünülür; "hayatı istediği gibi dolu dolu yaşayamayanlar yaşlanmaktan korkar, çünkü hep erteledikleri şeyleri yapamadan yaşlanmak istemezler" gibi bir klişe vardır. Halbuki şu anda yaptıklarından gayet memnun olup "keşke hep böyle gitse, hiç yaşlanmasam" diyenler de olamaz mı?

Belki de o yaşlardaki hayatımı geri istiyorum. O yaşlar dediğim, en fazla 2 sene öncesi.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Pınar Öğün



Çoook uzun zamandır ilk defa bir Türk dizisini düzenli olarak izlemeye başladım sanırım, özellikle okul tatile girdiğinden beri: Türkan.

Sebebi ne dizinin güzel olması, ne de Türkan Saylan'a ve hayatına olan özel ilgim. Tek nedeni Türkan'ı oynayan Pınar Öğün.

Aşık olduğun kızı ilk gördüğünde ilgini çekmez ya bazen, ya da çok sevdiğin bir şarkıyı ilk dinlediğinde. Ama sonraki karşılaşmalarında gittikçe daha çok hoşuna gider ve bum! Aynı böyle oldu benim için. İlk kez yazın sonunda annem izlerken denk gelmiştim, sonra aralıklarla yine gözüme çarptıkça izledim ve işte, artık beni pençesine aldı!

Böyle dizilerde gördüğüm güzel kızlarla ilgili yazmak pek huyum değil,  ki genelde o çok süslü sosyetik tipleri beğenmiyorum, ama artık yolda yürürken falan da Türkan aklıma gelmeye başlayınca "noluyor lan?!" demedim değil kendi kendime. Yoksa ben de mi bir ünlüye platonik aşık olcam?
 
Kız hakkında biraz araştırma yaptım ve çok çarpıcı gerçeklere ulaştım ayrıca:

1) Kız evli, hem de Mehmet Ali Alabora ile!

2) Kız çerkez. Evet çerkez. Çerkes diyen de var. Buradan yola çıkarak çerkez kızlarının güzel olduğunu kanıtlamış olduk. Ama keşke bana O'nu hatırlatmasaydın Pınar Öğün, o zaman her şey daha güzel olacaktı. Açıkçası kıl oldum biraz sana. (Hey, bu belki de iyi bir şeydir, artık çerkez lafını duyunca uyuz olmam falan! Zaten olur olmaz her yerde "çerkez kızları güzel oluyor diyorlar" lafını duymaya başladım, bu da az sinir bozucu değil.)

Karı-koca yapılan bir röportajlarından ilginç bir kısmı alıntılayarak yazıma son veriyorum.

M: Dürüst olalım mı? Pınar Çerkez bir aileden geliyor ve onların kültürüne uygun olan bizim evlenmemizdi. Öyle de yaptık.
P: Aynı evde evlenmeden beraber yaşasaydık huzursuz olacaktım. Çevre baskısından kurtulmuş olduk böylece. 



Bi dakika, sen O'na benziyorsun da sanırım biraz...

Belki de kendime şunu sormalıyım: O bu kadar güzel olmasaydı, O'na 10 ayın sonunda yine bu kadar aşık olacak mıydım?


05.02.2011'de gelen ekleme: Son bölümde saçlarını kestirmişsin (fotoğrafını bulamadım). Ve bu halinle O'na gerçekten çok benzemişsin. Bütün çerkezler birbirine benziyor olabilir mi, tüm yahudilerin birbirine benzemesi gibi..? Yok ya iyice abarttım. Daha çok "kimi sevsem sensin" kafası sanırım. Ama kesin benziyor (ee yani?)..

17.06.2013'te gelen ekleme: Kendisi Gezi direnişinin en öndeki neferlerinden biri oldu. Teşekkürler Pınar Öğün, teşekkürler Memet Ali Alabora!

28 Ocak 2011 Cuma

Teknolojinin Basitliği vs. Dilin Karmaşıklığı

Kendine not:  Yolda yürürken aklına gelenleri kenara yazmayınca hep unutuyorsun, artık en azından bloga falan yaz, zaman bulunca düşünceni şekillendirirsin.

Günümüz teknoloji konseptlerinde, özellikle son kullanıcıya hitap eden ve kullanıcının doğrudan etkileşimiyle çalışan ürünlerde (akla ilk gelenler cep telefonları, bilgisayarlar ve bunların kullanıcı arayüzleri), 21. yüzyılda sadelik, minimalizm ve basitlik ön plana çıkıyor. İşletim sistemleri sadeleşiyor, görüntüsü ve kullanımı basit olsun diye kullanıcıya aşina olunmayan yepyeni konseptler bile tanıtılıyor; örneğin işler tek butonla hallediliyor ve o butona nerede, ne zaman ve hangi süreyle bastığımız üzerinden farklı işlemler yapılıyor.

Kısacası günümüz teknolojik ürünlerinde artık gereksiz tek bir mekanizma bile yok. Bir iş daha az işlemle, daha az tuşla yapılabilecekse, aynen öyle yapılıyor.

Bu basitleştirme furyası özellikle teknolojide çok yoğun. Diğer alanlarda bunun pek gerçekleştiğini düşünmüyorum. Belki olsa olsa tasarım işlerinde oluyordur, ama zaten o da çoğu zaman teknolojiyle iç içe geçmiş durumda.

Artık bahsetmek istediğim noktaya geleyim:

Teknolojide böyle bir basitleştirmeye yönelinebiliyor, kullanıcının alışkanlıklarını toptan değiştirmek göze alınarak. Çünkü, sonuçta eskisinden çok daha basit ve rahat bir kullanım vaat ediliyor.

Aynı şey dilde de yapılabilir mi?

Dün birine hemen bir SMS göndermeye çalışırken farkettim ki, normalde yazmam gereken harflerin sadece yarısını yazarak derdimi anlatabiliyorum. Bu büyük bir buluş değil tabi, herkes bunu farkediyor. Ama neden buna karşı bir şey yapmıyoruz? Dili sadeleştirmek çok mu zor? Dilin kullanımını, derdimizi anlatabileceğimiz minimum seviyeye çekmek çok mu yanlış olur?

Tabi böyle bir durumda günümüzde kullanımda olan "normal" dili tamamen kaldırmaktan bahsetmiyorum.  Daha çok şöyle bir şeyden bahsediyorum:

En basitinden "ben gidiyorum" demek yerine "ben gidiyor" dersek de derdimizi anlatabiliyoruz. Garip mi geldi? E normaldir, kaç yüzyıldır bunu böyle kullanmıyoruz çünkü.

Aslında bu durumu diğerlerinden daha çok sağlayan diller var, İngilizce'nin "kolay ve çabuk öğrenilir" olmasının nedenlerinden biri bu aslında.

Daha azı yetiyorken, en azından günlük konuşmada - ya da dilin hızlı kullanılması gereken yerlerde-, neden daha çoğunu kullanıyoruz? Ve hayatta en çok kullandığımız şeyle ilgili alışkanlıklarımızı değiştirmek çok mu zor?

Ben bunu biraz düşüneceğim.

23 Ocak 2011 Pazar

Cashback

It takes approximately 500 pounds to crush a human skull.
But the human emotion is a much more delicate thing.
Take S[uzy], my first real girlfriend.
My first real break-up, happening right in front of me.
I never thought it was going to be similar to a car crash.
I've slammed the breaks, and I'm skidding toward an emotional impact.
So, is this all my fault?
It's funny what goes through your mind at a time like this.
The two and a half years we spent together.
The promises we made. The holidays we took with her parents.
The lamp we bought at IKEA together.

In the weeks that followed the break-up, I tried to figure out what went wrong.
Why did we break-up?
It's funny, but when I think back now, the reasons seem so small.
One day she's with me and she's saying I love you, and the next week she's with someone else, probably saying the same thing.
So did she really love me?
What is love, anyway?
And is it really that fleeting?

15 Ocak 2011 Cumartesi

Uyku - 2

Günlük ortalama 5 saat uykuyla ve her gün erken kalkmayla geçen 15 günün ardından bugün öyle bir uyuyacağım ki, adeta gururluyum. Akşam olmasını bekliyorum heyecanla. Bildiğin osura osura uyuyacağım (literally). Sabah 2 saat yataktan çıkmayacağım, kalkınca haftalar sonra kuru poğaça/NULL yerine sucuklu yumurta yiyeceğim falan.

Buzz

Bugün, onun sosyal ağlardan birinde paylaşımlarda bulunmaya başladığını keşfettim. Nasıl mı keşfettim? Çünkü onu unut(a)mıyorum, sadece artık daha hissizim. Arada bir adını internette aratıyorum, ona ulaşma yollarını deniyorum falan.

Neyse ki kullandığı sosyal ağ facebook gibi her bokunu paylaştığın bir ortam değil. Şimdilik ilginç videolar, şarkılar falan paylaşıyor. Zaten daha fazlasını da paylaşamaz. Altına da sevgilisi yorum yazıyor. Bana da bunları okumak düşüyor.

Ona olan özlemimin bu kadar kısa (9 ay) sürmesindeki en büyük etken, kendisinin internet üzerinde herhangi bir profilinin olmamasıydı ve bu çok yararlı bir şeymiş, bunu öğrendim.

Artık durum böyle olmadığına göre, ikinci bir 9 ay başlar mı acaba?

Ben kendimden beklerim valla. Unutmak istemiyorum çünkü. Ha zamanla mecburen unutuyorum o ayrı. Ama bak, yeni keşfettiğim en ufak şeyde, aylarca yapılan planlar, unutma denemeleri, "onu düşünmüyorum" söylemleri yalan oluyor. Yine de onu geri kazanmak için çabalamak, doktora tezi falan yazmaktan daha zordur herhalde.  Ya da sonucu %99.9 olumsuz olacak bir şey için harcayacağım vakitte yeni bir enstrüman çalmayı ya da yeni bir programlama dilini öğrenirim. Ona vakit harcayacağıma, pırıl pırıl bir insan olabilirim. Ama değmez, o ayrı. Pırıl pırıl bir insan olmaya değmez yani. Neyse, zaten onu da geri kazanamam. Sırf o yüzden, pırıl pırıl ama buruk insan olmayı tercih ediyorum.

Nasıl pırıl pırıl insan olacağımdan da emin değilim. Hem o göreceli sanırım biraz.

12 Ocak 2011 Çarşamba

1984 Etkisi

Seni düşünmek istemiyorum artık. Kafam sürekli meşgul olduğundan düşünmüyorum da. 9 ay boyunca hep kendi kendime diledim: "Lütfen çok meşgul olayım, aklıma gelme böylece bir daha". Belamı buldum da, ne zamandır çok meşgulüm, hele son günlerde yaptığım aktiviteler arasında sadece metroda Uykusuz okumak ve arada bir uyumayı gösterebilirim. Evet sıkıntılıyım, bu kadar sıkışık olmak biraz sıkıcı, ama memnun değilim desem yalan olur. Yalan olmasının en büyük sebebi sensin; evet artık aklıma çok az geliyorsun, oley!

Ben buna "1984 Etkisi" diyorum. O romandaki gibi, istemeye istemeye unutuyorum, unutmak zorunda bırakılıyorum seni işte. Sonunda da seni bir yerde gördüğümde, senle ilgili bir şey duyduğumda benim için sadece "eski sevgili" olacaksın, hayatıma girmiş en güzel insan değil. Bunu hiç istemedim, direndim hep. Seni seviyorum çünkü. Ama artık tüm bunlar eskisi kadar fazla şey ifade etmiyor. Sadece kağıt üzerinde seviyorum, geçici bellekte seviyorum artık, her an silinmeye hazır. 1984 Etkisi başladı bile! Bunun farkındayım, ama böyle olmasını istiyorum artık. Vazgeçiyorum senden. Pişman değilim. Üzgünüm sadece biraz.

Ama lütfen bu süreçte, sadece metroda insan arasına karıştığım bir dönemde karşıma arkadaşlarını, özellikle de benle az çok ilgili arkadaşlarını çıkarma. Bak gecemi heba ettin yine, oturup müzik dinliyorum. Yarın sınavım var. Sen girmek ister misin sınava?

Daha ne yapayım ki, eve de uçarak gelemem, metroyu kullanmak zorundayım. Hem artık senin bulunma olasılığın yüksek yerlere hiç gitmiyorum, seni görmek de istemiyorum! Ama aklıma gelmek zorunda mısın bu tip yollarl(d)a? Yeni sevgilinle fotoğrafını çeken kişiyle karşılaşmak ve şimdi bütün gece o fotoğrafı düşünmek zorunda mıyım? "Şu anda kesin sevgilisiyle sevişiyordur" diye düşünmek zorunda mıyım? Benim böyle bi takıntım var, seni o çocukla sevişirken hayal ediyorum bazen. Onu benim yerime koyduğunu.. İnsanın kendi kalbini kırması için en hızlı yollardan biri.

Şimdi, izin verirsen ders çalışacağım. Çalışmak da istiyorum ha, istemiyor olsam direk alkole vururdum. S.kmişim işini, okulunu yani. Sana olan hırsımı okuldan çıkarıyorum bir nevi, iyi oluyor.

Lütfen, lütfen seni düşününce üzülmeyeyim artık. Seni düşününce sevinmeyi dilemek bu saatten sonra büyük lüks, ama en azından üzülmeyeyim...

David Gilmour

1) Acaba David Gilmour bu şarkıyı o sırada çalarken, özellikle de şarkının ikinci yarısında inanılmaz bir şey yaptığının farkında mıydı? Yani, her notaya basışından sonra "hassiktir lan inanılmaz bir şekilde çalıyorum bu sefer sanırım, bayağı yardırdım bildiğin" falan?

- Mayıs'ta gelen ekleme: yasaklama dediğin bir tek Türkiye'ye özel değil. Sevgili EMI, "bunu ülkende izleyemezsin" demiş, sağolsun. Her neyse, linkte Pink Floyd PULSE konserinden Comfortably Numb vardı. Hani her yerde de bulunur. Youtube'dan kaldırıyor salaklar. Yıl 2011, hala bi içeriği yasaklayarak ona erişmekten mahrum olabileceğimizi sanıyorlar.

2) Infected Mushroom normalde hiç dinlemeyeceğim tarzda bir müzik yaptığı halde neden onları sevdiğimi farkettim: Gitar ağırlıklı şarkılarında sanırım David Gilmour tınıları duyuyorum ve bu hoşuma gidiyor.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Molada

+ Nasıl yani, kız arkadaşın yok mu gerçekten?

- Hee yok, neden inanamadın ki?

+ Bilmem, senin bi sevgilin vardır gibi geliyodu.

- Ahah neden ki olum? Sevgilim yok, sevdiğim var ama bu ayrı ve arabesk bir konu. Hiç girmeyelim bence. Hem sen benim arkadaşımsın, baktığın açı farklı baya. Arkadaş olarak sınıfı geçebiliyorum yine, sevgili olarak çok fenayım sanırım.

+ Yok canım, sevgili rolündeyken canavara dönüşecek halin yok ya?

- Yok, canavar değil, ama canavardan da daha beteri sanırım. Yani ani parlamalarım olmuyor ya da sevgililer arasında huzursuzluk yaratan standart şeyleri yapmıyorum gerçekten; başka kızlara bakmıyorum gerçekten, bakmak dediysem, bakmak istemiyorum da hani. Ya da sevgilimi aldatmıyorum, aldatmak da istemiyorum.  Anladın işte, o tip klasik günahlar vardır ya.. Ancak o durumdayken sevgili olmak istiyorum zaten biriyle.  Yani bağlı bir sevgili sayılı...

+ Bu yüzden mi bıraktı seni eskisi yani? =)

- Sanırım ilgisiz bir adamım. Ben de anlamıyorum o kısmı, gerçekten çok sevdiğim halde sevgilimi, ilgisiz davranabiliyorum. Şımarıklıktan sanırım genelde.

+ Şımarıklık?

- Ya aslında ben bu sevgili konseptini de tam anlamıyorum. Gerçekten bana çok karmaşık geliyor bazı yerleri. Hangi durumlarda nasıl davranacağımı tam bilmiyorum. İçimden geldiği gibi davranınca da bazen saçmalıyorum. Çünkü ben bazen ne istediğimi bilmiyorum. İsteklerimle zorunluluklarım çelişiyo falan. Zorunluluk ne diceksin? Kendi yarattığım saçmalıklardan başka bi şey değil aslında. Saçma olduklarını düşünüyosam neden yaratıyorum? O soruya tam bi cevap veremedim henüz. Abartmadığın sürece bazen gerekiyo sanırım, tek bildiğim bu. Neyse, başarısızım gönül işlerinde kısacası. O konuda kendimi geliştirmiyorum, yanlışlarımı düzeltmiyorum. Artık ona da bir ders gibi bakıyorum biliyor musun, kredisi çok yüksek bir ders sadece. Ama benim pek az bildiğim ve çok çalışmam gereken bir ders. Sınav tarihi de yakın değil hem, istediğin zaman alıyorsun sınavı, hem de birden çok kere. Ama sınavdan geçmek durumundasın, bir şekilde yaşayabilmek için. Ben sınavlardan çaktım bugüne kadar. Aslında bir sınava daha giresim var. Yalnız hissediyorum çünkü kendimi. Hiç yalnız değilim aslında, ama bir şeyler eksik gibi hissediyorum hep. Çok yakınımda biri eksik sanırım, çok sevdiğim o duygu eksik. Birini sevmek, sevdiğin kişiyle beraber olmak ve onun da seni sevdiğini bilmek ve görmek çok güzel duygular. Benim hayattaki en büyük motivasyonumun bu olduğunu farkettim.

+ Ulan madem bu kadar mutlu ediyor bu seni, neden sıçıyorsun her seferinde?

- Bilmiyorum abi, diyorum ya şımarıklık falan sanırım. Birine ihtiyacım var bu aralar. Sevmeye ihtiyacım var sanki. Özledim o duyguyu.

+ Eski sevgilini seviyordun hani, onu severken başkasıyla beraber olamazdın?

- O başka bir şey be abi. Seviyorum da, ... Of nası diyeyim ki. Hiç çok yakınındaki biri öldü mü bugüne kadar?

+ Yok?

- Benim öldü, 6 sene kadar önce. Oha 6 sene olmuş, zaman gerçekten hızlı geçiyormuş. Oha lan. Moralim bozuldu şimdi..

+ Ulan anlatcak mısın konuyu? Yeni mi farkediyosun zamanın hızlı geçtiğini?!

- Ya tamam da böyle hesaplayınca dumur oluyo insan.. Neyse, öleli 6 sene oldu ama onu hala çok seviyorum. Yerine kimseyi koymadım da, koyamazdım çünkü. Yani o ölünce onun acısını dindirecek, onun yerine koyabileceğim bir şeyler aramadım bile. Biri ölünce bunu yapmazsın di mi? Sadece kafanı dağıtmaya, ölüme alışmaya çalışırsın. İşte sevgilimden ayrılınca da böyle yapmam gerektiğini farkettim. Ha bunu yeni farkettim bu arada, 8 ayımı falan böyle yapmayarak harcadım. Onun yerine koymaya çalıştım bir şeyler falan, hiç de işe yaramadı. Ama olaya ölüm gibi yaklaşınca daha kolay oluyor. Onu bir daha göremeyeceğimi, onunla bir daha konuşamayacağımı varsayıyorum artık. Zira öyle olacak. Arada kırk yılın başı görürsem de piyango olur, hepsi bu. O öldü işte; anılarımızı seviyorum, ona karşı hissettiklerimi seviyorum. Onu da seviyorum hala, ananemi hala sevdiğim ve ara sıra düşündüğüm, rüyalarımda gördüğüm gibi. Şöyle de düşünülebilir mesela; çok güzel bir tatilden döndüğünde, o tatili düşünüp mutlu olursun, "ne eğlendik ha" dersin ya, gidip "ulan çok güzel tatildi ya bitti mına koyiim" demezsin, öyle bir şey işte. Yani sanırım öyle bir şey. Bir daha o tatile çıkamayacak mıyız? Çıkarız ya, daha bile güzeline çıkarız! Böyle bakıyorum artık. Kolay olmadı bunu farketmem, ama öyle bakabiliyorum artık. Zaman geçmesi gerekiyordu sanırım, onla da ilgili. Neyse ya, birini sevmek istiyorum sanırım ben, onu farkettim diyordum. Hiç aşık oldun mu sen?

+ Be...

- Aşk dediysem, aşk ne ki tabi; ama insan anlar ya bazen, "oha aşık oldum ben galiba, bu kızı çok seviyorum ben" falan dersin. "Sonsuza dek onun yanında durmak istiyorum" dedin mi peki hiç? Birini içine sokmak istedin mi ya da?

+Ahahaha, o ne demek lan hayvan!

- Öyle abi, öyle hissediyorsun. Belli ki hiç yaşamamışsın!

+ Aşık oldum diyebilirim ama öyle de hissetmedim yani.

- Demek herkes farklı hissediyor bunu. Eheh, neyse ya. Öyle işte. Çorba ettim yine. Kısacası o duyguyu çok seviyorum ve tekrar yaşamak istiyorum sanırım..

+ İyi bulmalar sana o zaman. Gece bara mara git bulursun işte?

- Ohooo, adamın dediği şeye bak ya. Boşuna konuşmuşum lan.

+ Öf b'olum. Geysin bence sen. Zaten diyon hep libidom düşük falan. Neyse, hadi çıkalım yukarı, iş bekler.

- Hee çıkalım hadi.

8 Ocak 2011 Cumartesi

En Sigara Yaktıran Gruplar

Böyle bir liste hazırlamak istiyorum. Aklımda şimdiden bir kaç grup var, sonrasında aklıma geldikçe eklerim. Bazı grupların münferit şarkılarını liste dışı tutmak durumundayım, yoksa bu listeye koymayacağım grup yok. Kıstasım, bir grubun şarkılarının büyük çoğunluğunu dinlerken bende sigara içme isteği uyanması. Bu durumda bu grupların bir albümüyle bir paket sigara bitirilebilir, olmayacak şey değil. Öncelik sırası olmadan yazmak gerekirse:

Nouvelle Vague
The Smiths / Morrissey
Bülent Ortaçgil
Paatos
The Cure
The Swell Season
Kings of Convenience
Jeremy Messersmith 
Yann Tiersen
Belle & Sebastian
Sia
Message To Bears

Bir de, aklıma çok aşikar ama düşününce bir o kadar da ilginç bir tespit geldi: Classic Rock/Alternative dinleyenlerin müzik grupları dosyasında "The" ile başlayan kısım ile elektronik müzik dinleyenlerin "DJ" ile başlayan kısmın kabarıklığı çoktur ve eşdeğerdir.


6 Ocak 2011 Perşembe

Ergenim.

You say Lady Gaga, I say The Doors
You say Hannah Montana, I say The Rolling Stones
You say Owl City, I say Led Zeppelin
You say Jonas Brothers, I say The Beatles
You say Justin Bieber, I say Queen
You say Taylor Swift, I say Pink Floyd

Don't let the spirit of rock'n'roll die.

YouTube'dan çaldım.

2 Ocak 2011 Pazar

Normal

Normal olmak demek, sanırım insanların çoğu gibi olmak demek. Senin öyle olmaman güzel bir şey, bunu sevdiğim için seni seviyorum ve sana sürekli bunu söylüyorum. Herhangi bir zorlanmada karşındakinden önce kendinde suç araman hiç normal değil, erdemli bile! Ne güzel işte.

Bunun yanında, basit şeylerde -ya da kafaya takmanın pek bir şey getirmeyeceği durumlarda diyelim- "normal" insanlar gibi davranmak daha yararlı olur "normal olmayan" insanlar için bence.

Ben normalim, onu söyleyebilirim. Hatta sıradanım. Generic bi adamım. Sen de dışarıdan göründüğü kadarıyla öylesin. Kendin öyle değil ama, hiç değil. Senden çok iyi "mutlu" ve çok iyi "başarılı" olur, biliyor musun? Kendine neden böyle yaparsın bilmem. Sen de farkındasın bir şeylerin yolunda olmadığının; yani kendine davranışında bir sorun var, bunun sen de farkındasın. Yoksa her şey yolunda; sen yolunda değilsin. İşin kolay kısmı senin elinde yani, düğmeyi biraz çevirmen yeterli.

Başka bir şey de, krek'i benim de göresim vardı ama santralistanbul'daymış. Son zamanlarda iyiyim ama eski kız arkadaşımın 7/24 bulunduğu yere gidip onu görme ihtimalimi yükseltmek istemiyorum. Onu modern sakallı/enerjik/"normal olmayan" sevgilisi ile görmek istemiyorum (Ulan ne kadar ayıp ettim be). Onu görmeyecek olsam bile o koca alan benim için hâlâ bir tabu, en son tam bir yıl önce gitmiştim ve her şey çok daha farklıydı. Artık "çok daha güzeldi" demiyorum, dikkatini çekerim. Öyle değildi çünkü belki de; öyle değildi çünkü sanırım.

Her şey her zaman elinde değildir yahu. 365 gün tatil yapamazsın mesela, ama en çok tatilleri seversin ve hiç bitmesin istersin.

Peki neden böyle (insanlar için) gereksiz (ama kendi adıma gerekli) bir açıklama yaptım, hem de blogumda? Sanırım bu durumu bu şekilde paylaşmak daha çok hoşuma gidiyor. Bir şeyleri sesli tekrarlayınca aklıma daha iyi giriyor.

Ve neden sana maille söylemem gereken şeyleri buraya yazdım? Çünkü o "normal değil" dediklerimiz falan da normal. Yukarıda normal olmayan insanın duygularından, davranışlarından bahsettim de, onu okuyan istisnasız herkes "aha ben" diyecek. E kimse normal değil demek ki. Ya da herkes normal. Valla ben normalim, onun farkındayım. Keşke biraz daha anormal olsaydım ama. Özeniyorum biraz o tip insanlara. Şu şey tiplere işte, hafif hipstervari/hayatı pek s.klemeyen/elektronik rock'ı daha çok seven/yararsız ama cool el işi sanatları çıkarabilen/kirli ama modern sakallı/uzun boylu ve ince-dar şeyler giyen-giyebilen insanlara. Eski kız arkadaşım ve onun yeni sevgilisi öyle diye değil, valla bak.

Şu blog yazısında bile senden bahsederken yine konuyu tamamen kendime getirip bağladım. Ama bir şey diyeyim mi, bundan artık fazla gocunmuyorum. Çünkü paylaşmayı sevdiğim kadar, paylaşılana ilgi göstermeyi sevdiğimi de farkettim. Bence düşündüğün kadar bencil değilim yani. Biraz bencilim.

31 Aralık 2010 Cuma

2010/1

Geride kalan seneyle ilgili bir şeyler demek adettendir. Halbuki en güzel laf "hayatınız aynı bok, bir günle her şeyin değişeceğini düşünmek ne kadar cahilce!" olabilir.

Yine de adeti bozmayacağım; ama kendi açımdan falan da değerlendirmeyeceğim 2010u.

Sadece şunu demek istedim: Band of Horses'ın Infinite Arms albümü, kanımca 2010un en underrated albümlerinden.

Hadi mutlu yıllar! 

Şu da var ki; eski yıla bok atmaktan ya da yeni yıla ümitli bakmaktan fayda gelmez, kendimizi değiştirmediğimiz sürece.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Beterin beteri var.

Aşk acısı çekmem; en konsantre olmam gereken, en yoğun 3 haftam başlamışken hayvanlar gibi hasta olmam, vücudumdaki her eklemin ağrıması, gözlerimin açılmaması, nefes alırken bile dakikalar süren öksürük nöbetlerine tutulmam ve işe gitmem + ödev yapmamın gerekmesi kadar kötü bir durum değil.

23 Aralık 2010 Perşembe

Keep Talking

Senin ilk blog yazın bile bu kadar özelken, sen nasıl bok çukurunda olduğunu düşünürsün ki?

"Olayının" farkında değilsin, hepsi bu.
Dünyanın en güçlü, zengin, başarılı, iyi insanı bile olsam, en büyük hedefime hiçbir zaman ulaşamayacağımı bilmek çok üzücü. Çünkü bu saydıklarımın hiçbiri, bana istediğim mutluluğu getirmeyecek. Artık bildiğim tek bir şey varsa, o da nasıl mutlu olacağım. Ve en büyük hedefimi değiştiremiyorsam, dahası değiştirmek istemiyorsam, ben hüzünle yaşamaya mahkumum.

O yüzden gelecekte ne kadar güçlü, zengin, başarılı, iyi olsam bile, kendimi hiçbir zaman tatmin edemeyeceğim.

Güzel bir şey varsa, o da artık kendimin çok daha fazla farkında olmam. Ne istediğimi, neyle mutlu olacağımı biliyorum.

Ve işte bu yüzden hiç gerçekten mutlu olamayacağımı da...

14 Aralık 2010 Salı

Tam 3 yıl önce bugün

hayatımı değiştiren kişiyle tanıştım. Üçüncü yıldönümünü törenlerle kutluyorum.

Evet kutluyorum; o kişinin gitmiş olması bazı şeylerin farkına varmamı sağladığı gerçeğini değiştiremez.

İyi ki girdin hayatıma, her şeye rağmen.

10 Aralık 2010 Cuma

Askerlik üzerine


"[...] Bana göre milliyetçiliğin bugün her yerdeki üzücü yükselişi zorunlu askerlik kurumu ya da daha az itici şekilde ifade edersek, ulusal ordularla ilişkilidir. Vatandaşlarından askeri hizmet talep eden bir ülke, bunun için psikolojik temel oluşturacak milliyetçi bir ruhu teşvik etmek zorundadır. Bu dini desteklemenin yanı sıra kullandığı diğer bir araç ise, okullarda gençlerin kaba kuvvet kültürüne hayranlığını yaygınlaştırmaktır.

Beyaz ırkın ahlâki çöküşünün en temel nedeni, sadece medeniyetimizi değil, varoluşumuzun da kendisini tehdit eden şey, bence zorunlu askerlik hizmetidir. Bu bela, başka birçok olumlu şeyi beraberinde getiren Fransız Devrimi ile başlamış ve pek çok ulusu ardından sürüklemiştir.

Bu nedenle uluslararası bir ruhun gelişimini desteklemek ve şovenizme karşı savaşmak isteyen herkes, zorunlu askerliğe karşı cephe almak zorundadır. [...]"

Einstein'ın 1920lerde yazdığı bir düşünce yazısından bir bölüm okudunuz. Yazının bulunduğu kitabı bana hediye eden arkadaşıma teşekkür ederim, gerçekten dünya görüşümü ilerletti ve Einstein'ı çok daha yakından tanımamı (ve hayran kalmamı) sağladı.

Keşke

onu insanların değişebildiğine inandırabilseydim...

Değişebilirler, değil mi?

Tabi canım, değişirler.

9 Aralık 2010 Perşembe

Kapalı Mektup

Dün gece seni yine rüyamda gördüm, uzun zaman sonra. Anlatacaklarımda komik ögeler var, ama kesinlikle komik bir hikaye değil bu.

Senin evinde uyandım rüyamda, eski evinde. Yalnızdım. Çok değiştirmiştin içini, o hiç memnun olmadığın taraflarını güzel hale getirmiştin. İçtim sonra, sarhoş oldum. Ve sen geldin, yanında sevgilinle. Sevgilinin adı "Halı"ydı, evet halı, ve sen halıyı çok seviyordun. Benle yine isteksiz konuşuyordun, halıyla dışarı çıkmak için can atıyordun; evine zorla girmişim ve sırf ayıp olmasın diye beni kovmuyorsun gibi. Kim bilir, belki de gerçekten zorla girmiştim.. Benle konuştukça yüzün değişti yavaş yavaş; gözlerin, ağzın, burnun, kulakların küçüldü. Sonunda küçücük bir kafayla kalınca yine çıktın gittin. Bense içmeye devam ettim. Seni; beni sevmeyen, deforme olmuş halinle görmek bile çok mutlu etmişti beni.

Uyandığım anda aklımda "dream" sözcüğünün hem rüya, hem hayal anlamına geldiği vardı -tıpkı "love"ın hem sevgiyi, hem aşkı karşılaması gibi. Ve bunun Türkçe'de böyle olmadığı.. Ve Duygu dilinde "unutmak" diye bir sözcüğün olmadığı, Maya dilinde "hırsızlık"ın olmaması gibi.

Keşke tamamen gitseydin, ya da tamamen gitseydim uzaklara. Taksim'e gittiğimde sana sadece birkaç yüz metre uzakta olduğumu bilmek çok acı veriyor. Hala aynı şehri, aynı yerleri, aynı barları paylaştığımızı, ama başkalarıyla, farklı zamanlarda paylaştığımızı bilmek korkutuyor beni. Seni bu kadar özlediğim ve sana bu kadar yakın olduğum halde seni görememek çok üzüyor beni, ve kendime kızıyorum; istediğim şeyi, özlemimi bastırdığım için. Çok mu şey istiyorum seni görmekle? Rüyalarımda/hayallerimde mi görmek zorundayım sadece?

Rüyalara kısmen inanıyorum. Seni her ne kadar bastırmaya çalışsam da, "atlattığımı" sansam da rüyalarımda karşıma çıkıp kendini hatırlatman, bana kendimi de hatırlatıyor; aslında hiç unutmadığımı, unutmayacağımı, çünkü unutmak istemediğimi.

Benim rüyam bu. Ya da hayalim. En iyisi "this is my dream" diyelim, istendiği gibi algılansın...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hippie Counterculture

Hobileri arasında müziği gösteren her insan, dünyanın neresinden olursa olsun bir şekilde Beatles'tan, Rolling Stones'tan, David Bowie'den, Elvis Presley'den, Pink Floyd'dan, Led Zeppelin'den, Queen'den, kısacası 60-70lerin popüler müziğinden geçer ve çok sonraki nesiller de illa ki geçecektir (o müzikleri herhangi başka bir dönemdeki müziklerden ayıran en önemli nokta). 

Önemli olan ise "gençken bunları dinlerdik azizim" demek yerine ölene kadar o müziğe ve fikirlerine bağlı kalabilmektir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

AdSense

Bloguma reklam almayı düşünmüyordum, zira blogu açma nedenim, belirttiğim fikirlerim vs. böyle bir şeyden para kazanma olgusuna da karşı. Hala da karşı, zaten ben de popüler sitelerle bağlantısı olan, günde milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen blogumdan zengin olmayı düşünmüyorum. Bi ellilik parası çıksa o da iyidir. Ay sonunda göreceğiz. Daha çok mesleğim gereği deneysel bir amaçla yapıyorum diyelim.

Çok saçma aslında, iyi para geldiğini görsem umrumda olmaz fikirlerim falan, blogun her tarafına reklam yerleştiririm. Çünkü paraya ihtiyacım var, bu kadar net. Yine de ciddiyetsiz buluyorum, bence samimi değil. Millet her gün 10 tane blog açıp reklam koyuyor orasına burasına sırf para için; değersiz, reklam dolu bloglardan etraf geçilmiyor. Onlara benzemesini istemem. O yüzden minimum düzeyde tuttum şimdilik. Tıklarsanız da yararıma olur haliyle :)


Bir de, "dizayn, göze hoş gelme" gibi konularda kendimi geliştirmem gerektiğini farkettim.

Kim bilir yeni yılda hayatımda değişimler baş gösterir; zaman bulur ve kendi siteme taşınırım belki de. Blogspot'un sınırlayıcılığından da kurtulurum böylece.