Featured

Carl Sagan ve Marihuana Üzerine

Bu makale, 1971'de yayımlanan Marihuana Reconsidered (Marihuana Gözden Geçirildi) adlı kitap için 1969 yılında yazıldı. Sagan o yıllarda...

17 Eylül 2010 Cuma

Çocukken - Gençken - Yetişkinken

"Çocukken ne salakmışım ya" deriz ya hepimiz, yetişkin olunca da "gençken ne salakmışım ya" demeyiz umarım. Gençlikteki fiziksel enerjiye, "istesem dünyayı değiştirebilirim!" düşüncesine artık sahip olmayıp hala enerjik isteklere sahip olmaya çalışmak kadar acı bir şey yoktur herhalde dünyada. Umarım tecrübe etmem.

Like!

Bugün programlama ilgili bir şey araştırırken çok orijinal bir çözüme denk geldim ve makalenin altında bir "like" butonu aradım. Tabi ki yoktu. Sonra düşündüm "ulan şimdi adama durduk yerde 'güzel yazıymış hocu çok işime yaradı' falan diye de mesaj düzülmez ki, direk beğenip geçecektim işte".. Facebook insanlığı öldürüyor (bir çok yönden öldürüyor, bu yönlerden biri de hayatı kolaylaştırıyoruz diye böyle tekdüze, içi boş, sahte ve yapay bir iletişim konsepti getirmesi). Facebook diye bir şeyin olması kötü oldu bence ya, hiç olmasa daha iyiydi sanki, ama şimdi gitmesi de kötü olur..

16 Eylül 2010 Perşembe

Thoughts of a Dying Atheist

Ateistiz, agnostiğiz, deistiz vs. diye atıp tutuyoruz ya; istersen Nietzsche ol, eğer çok ani bir ölüm yaşamıyorsan (yani artık ölmekte olduğunun, bir kaç dakika ya da saniye sonra öleceğinin farkındaysan) korkudan altına sıçma ihtimalin bayağı yüksek. İstersen dünyanın en iyi insanı olmuş ol, zaten yaptığın kötülüklerden korkmazsın, ölünce ne olacağını bilmemekten korkarsın. Yaşam, evren, her şey gözlemlediğimiz kadardır, çok mantıksız geliyor diye "din, tanrı, cennet, cehennem, ruh, ölümden sonra yaşam vs. yok" demek çok basit. (Olayın tabi daha bir dolu başka yönü de var, ayrı konu.) Ama milyonlarca yıldır üzerinde atılıp tutulan bir konunun sonucunu görmeye çok yakın olmak korkutur insanı (daha doğrusu agnostiği), başka bir şey değil. Çünkü bu öyle bir konu ki, sana ne kadar saçma gelirse gelsin, 2+2=4 kesinliğinde yok diyebileceğin bir şey değil. En kral ateiste bile bir kamera şakası neyin yapsan, adamı Tanrı'nın konuştuğuna inandırsan bir şekilde, adam altına sıça sıça 5 vakit namaza başlar. Çünkü bu metafizik şeylerin böyle bir yanı var insanda, en derinlerde her zaman bir ihtimal bırakıyorsun farketmeden.  Çünkü anlam veremediğin şeyleri açıklamak istiyorsun. (Çünkü insan çok determinist, illa her şeyin nedeni olacak, bir şeye de bir kulp bulmasa ölür..) Belki de genlerimizdedir artık. (Evet bu olabilir. Mesela hiç rüyanızda çok yüksekten düştüğünüzü gördünüz mü? Kesin görmüşsünüzdür. Bilimadamları bunu, ilk insanların sık sık uçurumdan düşerek ölmesi ve bu hissiyatın zamanla beynimize "kazınmasıyla" açıklıyorlar. Ayrıntılarını hatırlamıyorum, hiç araştırasım da yok. Bunu da başka bir güne bırakalım! "Daha derine inemiyorum, metafizik bir güce çok inanasım var!" durumu da buna benzer olabilir.)

Ben söyleyeyim mi ölünce bana göre ne olacağını: Hiç bir bok olmayacak, normal bir karınca, bir eşek nasıl ölüyorsa sen de öyle öleceksin. Hatta "haa ölünce demek böyle oluyormuş" bile diyemeyeceksin. Öldüğünde göreceğin parlak beyaz ışığın bilimsel bir açıklaması var, yukarı falan yükselmiyorsun yani orada, merak etme. Sadece toprakta çürüyeceksin. Hindu, budist ya da biraz marjinalsen yakılabilirsin de. Hayatta kalanlara bıraktıklarınla, fikirlerinle ve davranışlarınla, belki de hissettirdiklerinle yaşayabilirsin en fazla. (+Bu durumda hayatın da pek bir anlamı yok? -Evet ya, yok sanırım.. +Yani, hayatın anlamı başkalarının hayatını güzel kılmaksa, e zaten o da bir hayat ve onun amacı da başkalarınınkini güzel kılmak olacaksa, yine pek manalı değil ki yaşamak konsepti? -Eh o zaman kendine başka bir neden bul!)

Muse'un başlıkta adı yazan şarkısını dinlerken geldi aklıma bu fikirler. Zaten şarkı da bundan bahsediyor az çok. Eh ne diyeyim, haklı. En temizi agnostik takılmak hacı, "bilemeyiz" de geç. En mantıklısı da o hani. Biraz ukalaysan deist, fazla ukalaysan ateist de olabilirsin istersen.

13 Eylül 2010 Pazartesi

ahkucucukgemi.blogspot.com

Last.fm'de görüp tanıdığım (ama tanışmadığım), hatta blogundaki last.fm scrobbler'ını çok beğenip hacıladığım güzel blog sahibi insan. Okuduğun, dinlediğin, yazdığın şeyler çok güzel. Varlığına teşekkür ederim.

İlk defa tanımadığım bir kişiye böyle bir şey yapıyorum. Hem de uluorta! Umarım sitendeki aracı çaldığım için ya da diğer şeyler için kızmamışsındır.

Düzeltme: Taşınmış kendisi:  kacipgitmekvar.blogspot.com

12 Eylül 2010 Pazar

Yabancılaş(ma)!

Farklı olmaya çalışmak bile daha önce milyonlarca kez yapıldı ya, paradoksun kendisi zaten orada ya.

O üzücü geliyor işte bana. Düşüncelerinde yalnız sanıyorsun kendini, hiç değilsin aslında. Peki bu iyi bir şey mi? Her zaman değil. Daha doğrusu, işine gelince güzel. İnsan boktan bir canlı çünkü, benciliz ve götüz. Schadenfreude diye bir şey var Alman felsefesinde, sağolsunlar dünya literatürüne katabilmişler sözcüğü (Haymatlos vol. 2). Sözcüğün anlamı ne mi:

Başkalarına gelen zarardan duyulan mutluluk.

Adamlar gayet açıkyüreklilikle "böyle bir şey var kardeşim, ne kandırıyoruz kendimizi binlerce yıldır, ben buna tek bir sözcük de buldum terimleştirdim de oh olsun" demişler, iyi de etmişler. Götler sürüsü olduğumuz artık resmileşti!

Ne kadar saçma; sonsuz olduğumuzu, hiç ölmeyeceğimizi sanıyoruz. Bir de her şeyin merkezinde olduğumuzu, hem bireysel hem insansal olarak. Bir de her bir bokla etkileşim içerisinde olduğumuzu.

Daha yalnızız ama, etrafımızdakilerin sayısı arttıkça.



Bir şiirle bitirmek isterim:

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.  (O.V)


Şimdi yukarıda yazdıklarımı birbiriyle bağlantılayabilenlere tam 10000 lira vereceğim. Ama var gerçekten bir bağlantısı. Özgürce yazıyorum diye saçmaladığımı sanmayın. Post-modern yaklaşımları sevmem.

Yok mu sizce bir bağlantısı? Bir yekün alalım, kabak gibi ortaya çıkacaktır:

1. Farklılaşma - benzeşme

2. Schadenfreude

3. Yalnızlık

Vee kaçınılmaz son: Yabancılaşma!

11 Eylül 2010 Cumartesi

12 Eylül Referandumu üzerine

Ben de darbelere karşıyım, özgürlükçüyüm, Kürt ve başörtülü haklarını savunuyorum. Gel gör ki dine inanan biri bile değilim. Tek düşündüğüm, ancak barış içerisinde yaşayarak ve farklı düşüncelere saygılı olarak bir yerlere varabileceğimiz. Dinlere, hatta Tanrı'ya inanmadığımı öğrenince benden soğuyan, bana "acıyarak" bakan arkadaşım da oldu, "Bu Diyarbakır'ın şebeke suyuna fare zehri katacaksın asıl, sen çıkmış ne diyorsun!" diyen arkadaşım da. İki kafaya da anlam verebilmiş değilim, ben onları köktendincilikleriyle ve faşistlikleriyle bile olsa kabul edebilmişken, benim onlara bir zararım yokken bana böyle yaklaşabiliyorlar. Keşke her ikisi de görebilse olayın aslında ne kadar basit olduğunu..

Neyse konu bu değil. Sonuçta bağnaz bir hayır'cı da değilim. CHP'yi de pek sevmem. Hatta Kılıçdaroğlu'nun Baykal'dan pek de bir farkı olmadığını görmüş bulunuyoruz. Yine de oy vermeden önce şu adamın dediklerine bir kulak vermeliyiz diye düşünüyorum.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25130440/

7 Eylül 2010 Salı

Şarkılar değişmiyor. Biz değişiyoruz.


Eskiden şöyle olurdu:

Ayda bir falan bir şey olur ya da iki bira içer de hüzünlenir, hep dinlediğim bir şarkıyı açtığımda efkarlanırdım. Şarkı farklı gelirdi, "bu şarkıyı bu ruh haliyle dinleyince oluyormuş gerçekten" derdim. O anda hissedilen hüznün çok "içten" bir sıcaklığı olurdu. İnsanın hüzünlenince o tip şarkılar açması da bundan kaynaklanmıyor mu zaten. O, güzel bir hüzün.

Şimdi ise şarkı dinleyemez oldum, her şarkı bir yük. Çok sıkıldım bu durumdan, şarkıların arkada sadece fon müziği olabildiği, anlam yüklemek zorunda kalmadan dinleyebildiğim zamanları özlüyorum...

Şarkı aynı şarkı, bir gün gülümsetirken bir gün nasıl ağlatabiliyor anlamıyorum. Bence güç işte budur, 3 dakikalık bir eserle insanları duygusal olarak kontrol edebilmek.

Sen de mi U2!

Dün U2 konseri vardı malum. Zaten konserin sürprizleri biliniyor, Bono "Egemen Bağış'la köprüyü geçtik" derken istisnasız herkesin yuhalamasından (çok orgazmikti), Zülfü Livaneli'den (acaba kimin fikriydi ve nasıl oldu?) falan tekrar tekrar bahsetmeye gerek yok. Bir diğer ilginç (ama sürpriz olmayan) şey de stada gidiş (Mecidiyeköy'den) - dönüş için toplam 6 saat falan harcamış olmam. Mesela giderken minibüs şoförü yolu karıştırdı diye (o akşamki işin buyken nasıl yolu karıştırabilirsin o da garip gerçekten..) adama küfür eden, üzerine yürüyen bir U2-severle de tanıştık minibüsçe. Lan senin daha sevgi dolu, en azından kavga çıkarmayan bir tip olman gerekmiyor muydu, U2 dinleyen bir insansan? (Demek gerekmiyor, Beatles-sever biri de adam öldürebilir herhalde. O zaman nasıl tahammül edebiliyor ki o müziklere? Hımm..)

Bir de itiraf etmeliyim ki ses sistemini fazla beğenmedim (ben kim oluyorsam?). Bu kadar janjanlı sahneden daha net sesler çıkmasını isterdi gönül, ama sanırım yapabilecekleri bir şey yoktu, zira koca statta herkes duyabilsin diye iki farklı yerde ses çıkışı ve dolayısıyla delay vardı (örneğin sahnede izlediğinle duyduğun arasında şöyle bi yarım saniyelik fark vardı, anlaşılabilen). Eh bir de açıkhava, insan gürültüsü, rüzgar vs. kaliteyi biraz bozmuş olabilir. Basslar kuvvetliydi yine de; sahneye en uzak yerdeydim (fakirim) ama çoğu kez zenci basketbolcu arabasında gibi titredim adamlar bass-ı-verdikçe.

Ben tam anlayamıyorum o olayı, bu kadar gösterişli sahneye gerek var mıydı? Hatta bu kadar tarz değiştirmeye gerek var mıydı acaba.. Evet adamlar şu anda Dünya üzerindeki en aktivist grup, iyi ki öyleler ama ilk kuruldukları zamanlardaki anarşist ruhları artık yok, bu şarkılarına da yansıyor. Artık daha pop - elektronik "are you reaaady"li, "i am going crazy"li şarkılar yapıyorlar. Yine güzel şarkıları var, ama eski şarkıları çok daha güzeldi bence (hele Joshua Tree albümü), özellikle sözleriyle ve Edge'in bol ekolu-delayli nevi şahsına münhasır gitarıyla.

Bunun yanında "benim çok param var, bunun 10da 1ini hayır için harcasam geri kalanını da yerim" mantığı bence biraz sahte. Yani adam bir nevi harcayamadığı fazla parasını hayır kuruluşlarına veriyor, geri kalanıyla milyarlık garip güneş gözlükleri takıyor, öküz gibi jeeplere biniyor, pahalı barlara gidiyor (http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/bono-nuran-sultan-ile-eglendi.html), işte tam da bu yüzden insanlar Bono'ya "soytarı" diyor ama yine de taşa tutamıyorlar.. Tamam itiraf ediyorum, bu çok içten olmadı. Ben zengin değilim ama atıyorum bir gece de bir bira daha az içip artan 5 lirayı aç birine verebilirim. Bunu hepimiz yapabiliriz ama yapmıyoruz. Yine de gerçekten sınırsız miktarda param olsa, gidip her şeyin en pahalısını alıp en pahalı yerlere gitmezdim herhalde. Param olmadığı için söylemesi rahat, ama insan kendini az çok tanır: Çok param olsa yine Pendor'a, Küçük Beyoğlu'na giderdim (artık gidemiyorum ama bu çok farklı bir hikaye, neden başka bir yazının konusu olmasın ki?), neden mutlu olduğum yeri değiştireyim ki? "Kurallarıyla içip eğlenen" zengin insanların olduğu gece kulüplerinde ne işim var..

Kısacası konser hakkında söyleyeceğim şey; bence U2 bu kadar büyük prodüksiyonu hak edecek bir grup değil. Gerçi paraları var ve yaparlarsa daha çok kazanacaklarını biliyorlar - böyle bir prodüksiyon olmasını zaten kendileri istiyor ve altından da kalkabiliyorlar, o yüzden yapıyorlar. Ama bilmiyorum işte, içim hiç rahat değil. Konser gerçekten çok güzeldi, ama beynimin arkasında hep "Tamam da bu neydi ki şimdi lan, sen gönülde anarşist - eşitlikçi falan değil miydin, nedir bu Rihanna konseri gibi görseller ön planda şarkılar arka planda?" diyor bir ses. Zaten insanların U2 konserlerini doldurması ama  yine de Bono'dan nefret etmesi de bununla ve tabi yukarıda bahsettiğim değişimle alakalı diye düşünüyorum. Bu tarz garip değişimlerde Madonna bir, Bono iki. Eskiden çok daha iyilermiş.

Darısı David Bowie, David Gilmour, Paul McCartney ve bilumum güzel müzik yapan insanın başına.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Beynim zonkluyor.

Son zamanlarda gittikçe şeffaflaştım, herkese karşı gayet açığım.

Bu cümlenin eş anlamlısı da şu: Beynimden söküp atamadığım dertleri başkalarına saatlerce tekrar tekrar anlatarak herkesin kafasını s.kiyorum ve insanları artık sıkmaya başladım.

Bu; tezgahtara "satış uzmanı" demek gibi bir şey. Aşağılamıyorum, ben de yaptım o işi. Ve gayet tezgahtardım, satış uzmanı falan değil.

İnsanların beynini yüzyüzeyken s.kmek yetmedi, artık burada da şeffaflaşmaya karar verdim. Çünkü kafamı başka hiçbir şey boşaltmıyor. Bir dolu şey yapmaya çalışıyorum, yapıyorum. Meşgulüm aslında, evde oturduğum için vakit geçmiyor falan desem yalan, her gün çalışıyorum. Bir bokuma yaramıyor ama. Yaptığım işten ne bir şey anlıyorum, ne ona konsantre olabiliyorum, ne de son zamanlarda zevk alıyorum. Hele alkol, ah alkol, her seferinde daha da kötü yapıyor. Artık sarhoş olamıyorum, ve bu çok kötü bir şey. Uyuyabilmek için aldığın uyku haplarının uykunu kaçırması gibi trajikomik bir şey hatta. Diyorum ki uzaklaşsam buralardan, başka bir şehre, "mimlenmemiş" bir şehre, daha önce hiç bulunmadığım, onun izlerinin olmadığı bir şehre kaçıp gitsem, hayatımı durdursam bir süre, işi - okulu bıraksam ne olur ki sanki? Belki 1 ayın sonunda kafamı toparlayabilmiş olurum.

 Hâlâ aşık olduğun (Aşk nedir bu arada? Bu başka bir topicin konusu olmalı. Hatta başka bir hayatın konusu olmalı, o kadar geniş.) eski sevgilini başka bir erkekle beraberken görmekten daha acı verici bir şey olabilir mi bilmiyorum. Seninle zamanında yaptığı şeylerin aynısını yapması, beraber uyuduğunuz yatağa onu sokması, onları aylarca beraber vakit geçirdiğiniz eve giderken görmek. Kıskanmak değil bu, çok daha ötesi. Bir kere "ben burada ölmek üzereyken o nasıl başka birini sevebilecek zamanı buldu?" diye soruyorsun. Sonra cevap zank diye yapışıyor beynine, çünkü o seni bırakmıştı zaten çoktan. Bu neden oldu peki diye düşünüyorsun sonra da, kendini suçluyorsun.

Abarttım az önce, bundan daha büyük acı vardır muhtemelen, ama insan tecrübe ettiklerinden ibaret. Ve bugüne kadar tecrübe ettiğim en büyük acı bu oldu. Reddedilme, başarısızlık, diş ağrısı, sırt ağrısı, kaza, acizlik duygusu hatta en yakınının ölmesi. Bugüne kadar yaşadığım en kötü duygular bunlardı. Bunların toplamını bile geçmiş bir çöküntü hissediyorum içimde. Diyecek o kadar çok şeyim var ki daha. Sayfalarca boş söz, buharlaşmaya hazır. Hepsini yaz(a)mayacağım.

Burayı okuyan insan sayısı çok kısıtlı. Bunu bilerek rahatça yazabiliyorum istediğimi. Tüm internet alemine açık bir site, beni tanımayan okusa "ergen" der en fazla, beni tanıyanların da hepsi kafalarını s.ktiğimden zaten bu durumu artık kelimesi kelimesine ezberledi. Kendisi de burayı takip etmediğinden bir sorun yok.

Ediyorsa da okusun, ne farkedecek ki. Kurallar nerede? Ben bir kural göremiyorum. Bunları okumasını istemiyorum aslında, ama bu düşüncelerin farkındadır herhalde. Tüm bunları ona yazıp her şeyi sarpa sardırmak istemedim. Ama bunları yazmam gerekiyordu ve buraya yazdım. Belki de bilinçaltım onun okumasını istiyordur, o yüzden buraya yazıyorumdur. Peki bu artık umrumda mı? Söylediğim gibi artık şeffaflaştım. "Bu böyle yazılır mı hiç?" sözlü kuralını koyan insanla tanışıp "Neden?" diye sormak istiyorum.

Yazdıklarımın bir etkisi olmasını istemiyorum, beklemiyorum, olmaz da biliyorum. Sadece aklıma gelen her cümlenin yitip gitmesinden bıktım. Buraya ya da defter köşelerine yazdığım şeyler, düşündüklerimin sadece %1'idir herhalde. Çünkü inanır mısınız, artık uyku dahil nefes aldığım her an düşünmeden duramıyorum. Hayat, sevgi, ölüm. Şu üç terim hakkında sabah akşam kalitesiz edebiyat parçalıyorum. Eh, zamanının tümünü harcadığın şeyin de yok olup gitmesini istemiyorsun. Her ne kadar çok düzensiz, oradan buradan olduğunu bilsen de, yazıyorsun işte. Kalıcılık arıyorsun, kaliteye bakmadan.

Burası benim kişisel alanım. Kağıtta olmasını tercih ederdim, çünkü o kağıdı sonradan elinde tutunca beş duyun harekete geçiyor. Bilgisayar ortamında bu pek olmuyor ama hızlı olması için bilgisayarda yazıyorum. Yayınlamayabilirim tabi ki. Ama yayınlayacağım. Kuralları kim koyuyor ki?

Hiçbir şeyi anlamlandıramıyorum. Karmakarışık oldu hayat. Geçen sene dert sanıp üzüldüğüm küçük saçma sorunlar bugün o kadar sık geliyor ki başıma, artık çok rahat göz ardı edebiliyorum. Belki bu şekilde "acı insanı güçlendiriyordur." Haha ne klişe bir şey bu. Güçlenmek istemiyorum. Acı çekmek istemiyorum. Acı çekmemek adına tüm güzel anıları yok etmek dahil herşeyi yapardım. "Şunu yap, acın geçecek" diyen birini bir bulsam, ah bir bulsam, ne derse desin uygulayacak durumdayım. Çünkü kendi yaptığım şeyler hiçbir işe yaramadı, daha ne yapabilirim ki?

Zamandan nefret ediyorum.


***Yukarıda bahsettiğim kişi ben değilim..! O kişi hepimiz. Almanya'daki Hans ve ABD'deki Jim. Ya da siz kim olmasını istiyorsanız o. Sadece önyargılı okumayın. Herkes tek başınadır, hisler kişiye özeldir, ama bir o kadar da genel-geçerdir malesef. Yukarıdaki gibi hisseden çocuk yalnız değil. Daha doğrusu yalnız, ama onun gibi hisseden milyonlarca başka erkek de var. Bu insanı rahatlatır mı bilinmez, ama en azından "ben neden herkes gibi olamıyorum?" diye düşünmeni engelleyip kendine yabancılaşmamanı sağlar. Bir nevi "her işte bir hayır vardır" kafası.



31 Ağustos 2010 Salı

Yesterday - Tomorrow (2)

Geçen gün şöyle bir şeyden bahsetmiştim ya, bugün iş arkadaşım aynı hatayı yaptı bir yabancıyla konuşurken! O bu hatayı yapınca benim bütün dikkatim, konuşmam, konsantrasyonum vs. bok oldu tabi ama bu bana çok da güzel bir şey öğretti: Yaptığın felsefenin miktarı arttıkça en başa dönme hızın artıyor, bir boka yaramıyor yani. Ulan bir yesterday - tomorrow hatasından hayattaki pişmanlıklara varmak da neymiş, hayattaki her şey bu kadar derin düşünmeye değecek şeyler mi? Basit bir Türk hatasıymış işte, herkes de yapıyormuş. En azından bana bunu öğrettiği için arkadaşıma teşekkür ederim.

Artık daha basit düşüneceğim, vakit geçirmek için Ezel falan izleyeceğim. Beyni uyuşturuculardan daha iyi uyuşturuyor diyorlar.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Am I Very Wrong?

Bugün dinlerken Genesis'in "Am I Very Wrong?" adlı şarkısının belirli yerlerinin en az iki daha yeni şarkıda "benzetildiğini" farkettim:

1. The Swell Season -  Falling Slowly

2. Of Montreal - My Darling I've Forgotten

Bu arada Genesis'in ilk albümleri çok güzelmiş, tanıttığı için Onur Andıç'a teşekkür ederim. İlk başlarda "ehuahea Phil Collins mi!!" diye dalga geçmiştim, geri alıyorum şimdi.

Ne kadar garip, insan daha çok dinledikçe aslında ne kadar az müzik bildiğini farkediyor. Kafamdaki "henüz keşfetmediğim müzik" oranı gün geçtikçe azalacağına artıyor. Bu iyi bir şey mi bilemedim, zira "hayatımın şarkısı" diyeceğim şarkılarla tanışamadan gitmekten korkuyorum. Bir şarkının tek başına bir saati, bir günü, bir haftayı, bir hayatı... kurtardığı görülmemiş midir hem?



19 Ağustos 2010 Perşembe

Kafeinsiz Kahve



Kafeinsiz kahve, sevgisiz sekse benzer; ikisinden de onları asıl kendileri yapan öz çıkartılmıştır.


İşyerinde kafeinsiz Nescafe var. Her görüşümde aklıma bu cümle geliyor. Ama bu cümle aklıma ilk düştüğü sırada kahveyi seksle nasıl bağdaştırabildim onu bilmiyorum.

Hani zorlayınca sevgisiz seksi anlıyorum da (cinsel dürtü, yıllar süren abazanlık vs.), neden dünya üzerinde  kafeinsiz kahve diye bir şey var, bunu hiç anlamayacağım. Alkolsüz birayı da anlamayacağım. 


17 Ağustos 2010 Salı

.

B U N U    N A S I L   Y A P A B İ L D İ ?

Sadece bunu düşünüyor. Sabah kafasında bununla uyanıyor. İşerken, tıraş olurken, metroya yürürken, işteyken, aradayken, yemek yerken, akşam eve dönerken, arkadaşlarıyla konuşurken, arkadaşlarıyla içerken, film izlerken, kitap okurken, mastürbasyon yaparken. Bunu düşünerek uyuyakalıyor, ona uyku denirse.

Artık müzik dinleyemiyor, çünkü tüm şarkıların sözleri aynı.

İşin ilginci cümle hiç şekil değiştirmeden, hep aynı şekilde yankılanıyor kafasında. Bir yerden sonra, cümlenin manasından soyutlanıp kendisine odaklanıyor: 3 sözcük, 18 harf, bir soru cümlesi. Kafasının içinde, gözlerinin önünde dolanıyor sözcükler, bazen aradaki NASIL kayboluyor, BUNU YAPABİLDİ kalıyor. Bazen sondaki soru işareti birden durduğu yerden ayaklanıp YAPABİLDİye saldırıyor, tam ortasından deliyor. Artık sözcüklerden başka bir şey düşünemiyor, sadece 3 sözcük var. Beynini patlatacak yakında.

Biliyor; elbet bir gün geçecek, ama acaba değecek mi?

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Arabesk


Seni unutabilmek için ölmem gerekiyordu.


Çok mu arabesk geldi? Arabesk yavşaklığı. Haha. NE ARABESKI MINA KOYAYIM BE, SENSIN ARABESK.

Ama insan yaşarken de ölüyor.

Peki "niye ölür insan bile bile"?

15 Ağustos 2010 Pazar

Yesterday -Tomorrow

Şimdi aklıma geldi, Mıstık ve Özlemle konuşurken. Onlara anlattığım şeyi buraya da yazmak istedim, sabah unutmamam için bir not olsun diye.

Bir iki yıl önce İngilizce yazıp konuşurken "yesterday" ile "tomorrow"u her seferinde karıştırdığımı farkettim. "Yarın okula gideceğim" demek isterken "I will go to school yesterday" demek gibi. Bunu yazdığım dilin anadilim olmamasına bağladım hep, çok basit bir hata olsa bile. Kısa bir süre sonra, aynı hatayı Türkçe'de de yaptığımı farkettim..

Mustafa'nın yorumu çok felsefik oldu, şimdi hatırlamıyorum bile. Geleceği geçmişe bağlamam, geçmişe bağlı kalmamla ilgili olduğunu düşünüyor kısacası. Bana bu biraz saçma geliyor, bence sadece sıradan bir "tik". Mesela ben bu yaşımda hâlâ "yüzükoyun" ile "sırtüstü"nü de karıştırırım. Ama belki de değildir, belki de Mustafa'nın dediği gibi "insan diliyle düşünür".

Geçmişe bağlı kalmak çok zaman kaybettiriyor, tek yapmamız gereken geçmişten ders almamız. Çok klişe oldu bu. Hepimiz geçmişten ders alsak, hiç orjinal şey çıkmazdı ortaya. Belki de sadece her günü yeni bir gün olarak görmeliyiz (Mustafa). Bence bu da klişe oldu. Bu halimizle kuracağımız her cümle, eski bir cümlenin sıkıcı bir tekrarı olacak. Üzerinde düşünmek yersiz, sadece bırakmak lazım. Let it go, let it flow falan. Türkçesi nasıl bunun acaba? "Bırak zaman aksın?" (Mahkumuz inan) (Ozan).



8 Ağustos 2010 Pazar

Zamanda 100 yıl atlayan adam

Okuduğum bir kitaptan esinlendim:

Adamın biri bir gün "sihirli bir mağaraya" girse, içeride kendine göre sadece 1 saat kaldıktan sonra çıktığında aslında tam 100 yıl geçmiş olsa.

Olayın teknolojik gelişme kısmını geçersek, bu adamın tanıdığı bir kişinin bile kalmamış olması çok acı değil mi? Biz bile facebook'ta 300 küsür arkadaşımızla kendimizi yalnız hissederken, o adamın duyguları üzerine düşünmek bile istemiyorum.

Bir de, kendimi çok sık o adam gibi hissediyorum...


3 Ağustos 2010 Salı

Tam Pansiyon'dan

"...Hayatı her şeye rağmen iyiydi; sonuçta beterin beteri vardı, ve yıllardır hep bu şekilde kandırılmıştı..."

2 Ağustos 2010 Pazartesi

NAMK!

Tüm şu hissettiklerim için ağız dolusu bir NAMK demek istiyorum.