Featured

Carl Sagan ve Marihuana Üzerine

Bu makale, 1971'de yayımlanan Marihuana Reconsidered (Marihuana Gözden Geçirildi) adlı kitap için 1969 yılında yazıldı. Sagan o yıllarda...

2 Ocak 2011 Pazar

Normal

Normal olmak demek, sanırım insanların çoğu gibi olmak demek. Senin öyle olmaman güzel bir şey, bunu sevdiğim için seni seviyorum ve sana sürekli bunu söylüyorum. Herhangi bir zorlanmada karşındakinden önce kendinde suç araman hiç normal değil, erdemli bile! Ne güzel işte.

Bunun yanında, basit şeylerde -ya da kafaya takmanın pek bir şey getirmeyeceği durumlarda diyelim- "normal" insanlar gibi davranmak daha yararlı olur "normal olmayan" insanlar için bence.

Ben normalim, onu söyleyebilirim. Hatta sıradanım. Generic bi adamım. Sen de dışarıdan göründüğü kadarıyla öylesin. Kendin öyle değil ama, hiç değil. Senden çok iyi "mutlu" ve çok iyi "başarılı" olur, biliyor musun? Kendine neden böyle yaparsın bilmem. Sen de farkındasın bir şeylerin yolunda olmadığının; yani kendine davranışında bir sorun var, bunun sen de farkındasın. Yoksa her şey yolunda; sen yolunda değilsin. İşin kolay kısmı senin elinde yani, düğmeyi biraz çevirmen yeterli.

Başka bir şey de, krek'i benim de göresim vardı ama santralistanbul'daymış. Son zamanlarda iyiyim ama eski kız arkadaşımın 7/24 bulunduğu yere gidip onu görme ihtimalimi yükseltmek istemiyorum. Onu modern sakallı/enerjik/"normal olmayan" sevgilisi ile görmek istemiyorum (Ulan ne kadar ayıp ettim be). Onu görmeyecek olsam bile o koca alan benim için hâlâ bir tabu, en son tam bir yıl önce gitmiştim ve her şey çok daha farklıydı. Artık "çok daha güzeldi" demiyorum, dikkatini çekerim. Öyle değildi çünkü belki de; öyle değildi çünkü sanırım.

Her şey her zaman elinde değildir yahu. 365 gün tatil yapamazsın mesela, ama en çok tatilleri seversin ve hiç bitmesin istersin.

Peki neden böyle (insanlar için) gereksiz (ama kendi adıma gerekli) bir açıklama yaptım, hem de blogumda? Sanırım bu durumu bu şekilde paylaşmak daha çok hoşuma gidiyor. Bir şeyleri sesli tekrarlayınca aklıma daha iyi giriyor.

Ve neden sana maille söylemem gereken şeyleri buraya yazdım? Çünkü o "normal değil" dediklerimiz falan da normal. Yukarıda normal olmayan insanın duygularından, davranışlarından bahsettim de, onu okuyan istisnasız herkes "aha ben" diyecek. E kimse normal değil demek ki. Ya da herkes normal. Valla ben normalim, onun farkındayım. Keşke biraz daha anormal olsaydım ama. Özeniyorum biraz o tip insanlara. Şu şey tiplere işte, hafif hipstervari/hayatı pek s.klemeyen/elektronik rock'ı daha çok seven/yararsız ama cool el işi sanatları çıkarabilen/kirli ama modern sakallı/uzun boylu ve ince-dar şeyler giyen-giyebilen insanlara. Eski kız arkadaşım ve onun yeni sevgilisi öyle diye değil, valla bak.

Şu blog yazısında bile senden bahsederken yine konuyu tamamen kendime getirip bağladım. Ama bir şey diyeyim mi, bundan artık fazla gocunmuyorum. Çünkü paylaşmayı sevdiğim kadar, paylaşılana ilgi göstermeyi sevdiğimi de farkettim. Bence düşündüğün kadar bencil değilim yani. Biraz bencilim.

31 Aralık 2010 Cuma

2010/1

Geride kalan seneyle ilgili bir şeyler demek adettendir. Halbuki en güzel laf "hayatınız aynı bok, bir günle her şeyin değişeceğini düşünmek ne kadar cahilce!" olabilir.

Yine de adeti bozmayacağım; ama kendi açımdan falan da değerlendirmeyeceğim 2010u.

Sadece şunu demek istedim: Band of Horses'ın Infinite Arms albümü, kanımca 2010un en underrated albümlerinden.

Hadi mutlu yıllar! 

Şu da var ki; eski yıla bok atmaktan ya da yeni yıla ümitli bakmaktan fayda gelmez, kendimizi değiştirmediğimiz sürece.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Beterin beteri var.

Aşk acısı çekmem; en konsantre olmam gereken, en yoğun 3 haftam başlamışken hayvanlar gibi hasta olmam, vücudumdaki her eklemin ağrıması, gözlerimin açılmaması, nefes alırken bile dakikalar süren öksürük nöbetlerine tutulmam ve işe gitmem + ödev yapmamın gerekmesi kadar kötü bir durum değil.

23 Aralık 2010 Perşembe

Keep Talking

Senin ilk blog yazın bile bu kadar özelken, sen nasıl bok çukurunda olduğunu düşünürsün ki?

"Olayının" farkında değilsin, hepsi bu.
Dünyanın en güçlü, zengin, başarılı, iyi insanı bile olsam, en büyük hedefime hiçbir zaman ulaşamayacağımı bilmek çok üzücü. Çünkü bu saydıklarımın hiçbiri, bana istediğim mutluluğu getirmeyecek. Artık bildiğim tek bir şey varsa, o da nasıl mutlu olacağım. Ve en büyük hedefimi değiştiremiyorsam, dahası değiştirmek istemiyorsam, ben hüzünle yaşamaya mahkumum.

O yüzden gelecekte ne kadar güçlü, zengin, başarılı, iyi olsam bile, kendimi hiçbir zaman tatmin edemeyeceğim.

Güzel bir şey varsa, o da artık kendimin çok daha fazla farkında olmam. Ne istediğimi, neyle mutlu olacağımı biliyorum.

Ve işte bu yüzden hiç gerçekten mutlu olamayacağımı da...

14 Aralık 2010 Salı

Tam 3 yıl önce bugün

hayatımı değiştiren kişiyle tanıştım. Üçüncü yıldönümünü törenlerle kutluyorum.

Evet kutluyorum; o kişinin gitmiş olması bazı şeylerin farkına varmamı sağladığı gerçeğini değiştiremez.

İyi ki girdin hayatıma, her şeye rağmen.

10 Aralık 2010 Cuma

Askerlik üzerine


"[...] Bana göre milliyetçiliğin bugün her yerdeki üzücü yükselişi zorunlu askerlik kurumu ya da daha az itici şekilde ifade edersek, ulusal ordularla ilişkilidir. Vatandaşlarından askeri hizmet talep eden bir ülke, bunun için psikolojik temel oluşturacak milliyetçi bir ruhu teşvik etmek zorundadır. Bu dini desteklemenin yanı sıra kullandığı diğer bir araç ise, okullarda gençlerin kaba kuvvet kültürüne hayranlığını yaygınlaştırmaktır.

Beyaz ırkın ahlâki çöküşünün en temel nedeni, sadece medeniyetimizi değil, varoluşumuzun da kendisini tehdit eden şey, bence zorunlu askerlik hizmetidir. Bu bela, başka birçok olumlu şeyi beraberinde getiren Fransız Devrimi ile başlamış ve pek çok ulusu ardından sürüklemiştir.

Bu nedenle uluslararası bir ruhun gelişimini desteklemek ve şovenizme karşı savaşmak isteyen herkes, zorunlu askerliğe karşı cephe almak zorundadır. [...]"

Einstein'ın 1920lerde yazdığı bir düşünce yazısından bir bölüm okudunuz. Yazının bulunduğu kitabı bana hediye eden arkadaşıma teşekkür ederim, gerçekten dünya görüşümü ilerletti ve Einstein'ı çok daha yakından tanımamı (ve hayran kalmamı) sağladı.

Keşke

onu insanların değişebildiğine inandırabilseydim...

Değişebilirler, değil mi?

Tabi canım, değişirler.

9 Aralık 2010 Perşembe

Kapalı Mektup

Dün gece seni yine rüyamda gördüm, uzun zaman sonra. Anlatacaklarımda komik ögeler var, ama kesinlikle komik bir hikaye değil bu.

Senin evinde uyandım rüyamda, eski evinde. Yalnızdım. Çok değiştirmiştin içini, o hiç memnun olmadığın taraflarını güzel hale getirmiştin. İçtim sonra, sarhoş oldum. Ve sen geldin, yanında sevgilinle. Sevgilinin adı "Halı"ydı, evet halı, ve sen halıyı çok seviyordun. Benle yine isteksiz konuşuyordun, halıyla dışarı çıkmak için can atıyordun; evine zorla girmişim ve sırf ayıp olmasın diye beni kovmuyorsun gibi. Kim bilir, belki de gerçekten zorla girmiştim.. Benle konuştukça yüzün değişti yavaş yavaş; gözlerin, ağzın, burnun, kulakların küçüldü. Sonunda küçücük bir kafayla kalınca yine çıktın gittin. Bense içmeye devam ettim. Seni; beni sevmeyen, deforme olmuş halinle görmek bile çok mutlu etmişti beni.

Uyandığım anda aklımda "dream" sözcüğünün hem rüya, hem hayal anlamına geldiği vardı -tıpkı "love"ın hem sevgiyi, hem aşkı karşılaması gibi. Ve bunun Türkçe'de böyle olmadığı.. Ve Duygu dilinde "unutmak" diye bir sözcüğün olmadığı, Maya dilinde "hırsızlık"ın olmaması gibi.

Keşke tamamen gitseydin, ya da tamamen gitseydim uzaklara. Taksim'e gittiğimde sana sadece birkaç yüz metre uzakta olduğumu bilmek çok acı veriyor. Hala aynı şehri, aynı yerleri, aynı barları paylaştığımızı, ama başkalarıyla, farklı zamanlarda paylaştığımızı bilmek korkutuyor beni. Seni bu kadar özlediğim ve sana bu kadar yakın olduğum halde seni görememek çok üzüyor beni, ve kendime kızıyorum; istediğim şeyi, özlemimi bastırdığım için. Çok mu şey istiyorum seni görmekle? Rüyalarımda/hayallerimde mi görmek zorundayım sadece?

Rüyalara kısmen inanıyorum. Seni her ne kadar bastırmaya çalışsam da, "atlattığımı" sansam da rüyalarımda karşıma çıkıp kendini hatırlatman, bana kendimi de hatırlatıyor; aslında hiç unutmadığımı, unutmayacağımı, çünkü unutmak istemediğimi.

Benim rüyam bu. Ya da hayalim. En iyisi "this is my dream" diyelim, istendiği gibi algılansın...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hippie Counterculture

Hobileri arasında müziği gösteren her insan, dünyanın neresinden olursa olsun bir şekilde Beatles'tan, Rolling Stones'tan, David Bowie'den, Elvis Presley'den, Pink Floyd'dan, Led Zeppelin'den, Queen'den, kısacası 60-70lerin popüler müziğinden geçer ve çok sonraki nesiller de illa ki geçecektir (o müzikleri herhangi başka bir dönemdeki müziklerden ayıran en önemli nokta). 

Önemli olan ise "gençken bunları dinlerdik azizim" demek yerine ölene kadar o müziğe ve fikirlerine bağlı kalabilmektir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

AdSense

Bloguma reklam almayı düşünmüyordum, zira blogu açma nedenim, belirttiğim fikirlerim vs. böyle bir şeyden para kazanma olgusuna da karşı. Hala da karşı, zaten ben de popüler sitelerle bağlantısı olan, günde milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen blogumdan zengin olmayı düşünmüyorum. Bi ellilik parası çıksa o da iyidir. Ay sonunda göreceğiz. Daha çok mesleğim gereği deneysel bir amaçla yapıyorum diyelim.

Çok saçma aslında, iyi para geldiğini görsem umrumda olmaz fikirlerim falan, blogun her tarafına reklam yerleştiririm. Çünkü paraya ihtiyacım var, bu kadar net. Yine de ciddiyetsiz buluyorum, bence samimi değil. Millet her gün 10 tane blog açıp reklam koyuyor orasına burasına sırf para için; değersiz, reklam dolu bloglardan etraf geçilmiyor. Onlara benzemesini istemem. O yüzden minimum düzeyde tuttum şimdilik. Tıklarsanız da yararıma olur haliyle :)


Bir de, "dizayn, göze hoş gelme" gibi konularda kendimi geliştirmem gerektiğini farkettim.

Kim bilir yeni yılda hayatımda değişimler baş gösterir; zaman bulur ve kendi siteme taşınırım belki de. Blogspot'un sınırlayıcılığından da kurtulurum böylece.

23 Kasım 2010 Salı

Bazen - Moon

İki adet naçizane tespitim var:

1) Adı "bazen" olan tüm Türkçe şarkılar çok güzel.

2) Adında "moon" geçen tüm yabancı şarkılar çok güzel.

20 Kasım 2010 Cumartesi

MÖ - MS

Her insanın hayatında belirli milatlar oluyor. Çok farklı nedenlerle oluşuyor bu milatlar. O insanın hayatında yaşanacak bir sonraki etkileyici olaya kadar da bu milat yerini koruyor. Eğer kötü bir olayın üzerine bu milat oluşmuşsa, MÖ kısmına hep özlem duyuluyor, MS ise hep "hayattan çalınmış zaman" olarak kalıyor.

Önemli olan, o miladı fazla kafaya takmamak.

Bir sonraki miladı koyana kadar o tarih aralığını kayıp bir şekilde yaşamamalıyız. Çağrışımlara hazır olmalıyız; onları engelleyemiyoruz zaten, sadece bir şekilde onlarla yaşamaya alışıyoruz. Şarkılar, mekanlar, tarihler, sözcükler.. Zamanla alışıyoruz işte, ama o milat hiç bir zaman kaybolmuyor.

Ta ki yeni milat gelene kadar.

Umalım ki yeni miladımız güzel bir olayla başlasın, miadımız dolmadan.

19 Kasım 2010 Cuma

Bugün bir arkadaşım "aylardır yüzün gülmüyor, bir tek müzikten bahsederken gözlerinin içinin güldüğünü görüyorum" dedi.

Korkuyorum.
Bir arkadaşım var, kaybettiğim şeyin "sevgili" olduğunu sanıyor.

Ah bi anlayabilse.

No Reply

Sevgililer-, eski sevgililer-, hatta her çeşit insanlararası ilişkinin, aşağıdaki Beatles şarkısı kadar samimi ve açık olmasını dilerdim. Adam ne hissettiğini, ne istediğini çarpıtmadan söylüyor işte. Bundan ne gibi bir zarar gelebilir ki?

This happened once before
when I came to your door
No reply
They said it wasn't you
but I saw you peep through
your window

I saw the light
I saw the light
I know that you saw me
'cause I looked up to see
your face

I tried to telephone
They said you were not home
that's a lie
'cause I know where you've been
I saw you walk in
your door

I nearly died
I nearly died
'cause you walked hand in hand
with another man
in my place


If I were you
I'd realize that I
love you more
than any other guy
And I'll forgive
the lies that I
heard before
when you gave me no reply


I tried to telephone
They said you were not home
that's a lie
'cause I know where you've been
I saw you walk in
your door

I nearly died
I nearly died
'cause you walked hand in hand
with another man
in my place

No reply
No reply


 
Bir de, çok güzel söylemiyorlar mı bu şarkıyı sizce de?

18 Kasım 2010 Perşembe

Aşk, aşıktan bağımsız (mı) gelişir

Birine aşık olduğun süreçte, karşındakinin sana karşı olan ya da olmayan hareketleri, aşkının şiddetini ne kadar belirliyor bilemiyorum, ama onu unutman gereken süreçte karşındakinin yaptığı herhangi bir hareketin, ki bunlardan bir kaçı aşağıdaki gibidir;

  • Senden nefret etmesi
  • Seni umursamaması
  • Seni hayatından tamamen çıkarması
  • Senle konuşmak istememesi
  • Sana yalan söylemesi
  • Sana gerçekleri söyleyememesi
  • Yeni bir sevgilisinin olması

aşkını hiç bir şekilde azaltmadığını düşünüyorum.

11 Kasım 2010 Perşembe

500 Days of Summer'ın en sevdiğim yanlarından biri, en sevdiği Beatles şarkısı Octopus' Garden olan bir kızın -kurgu da olsa- varlığını bilmek oldu. Mutluyum :)

4 Kasım 2010 Perşembe


4. evredeyim.


Periyodik olarak önceki evrelere de uğruyorum (3.ye uğramayı zorunlu olarak bıraktım). 5. evreye erişmeyi çok istiyorum ancak bir dış etken(?) olmadığı sürece pek mümkün görünmüyor.

Yalan; aslında 5. evreye ulaşmak istediğimi sanmıyorum. O yüzden mümkün görünmüyor.

Siz ölüm döşeğindeki bir yakınınızı, artık ölmek üzere diye kaybetmeyi diler miydiniz?

Ben de sevgimi kaybetmek istemiyorum.

Ve bunun çok sıradışı ya da anlaması zor bir şey olduğunu sanmıyorum. Her insan böyle yapardı herhalde, gerçekten seviyorsa.


1 Kasım 2010 Pazartesi

Death is overrated

Ölümsüzlüğün sırrı bulunamadı ama ben %100 garantili ölümün sırrını buldum:

İki kutu uyku hapı içtikten sonra elinde tabancayla Boğaz Köprüsü'nden atlamak.