İşyerinde, sosyal ağlarda, arkadaş ortamında, okulda, ailemleyken... aklıma gelen ama "akla gelmesi kolay la bunun" diye düşünüp belirtmediğim hemen her şeyin, bir başkası tarafından belirtilince, o kişinin 100 / terfi / zam / hediye / takdir / öpücük / sevgi / saygı alması; benim iyi ama tembel bir "düşünür" olduğumu mu yoksa etrafımdaki çoğu insanın işgüzar olduğunu mu gösterir?
Featured
Carl Sagan ve Marihuana Üzerine
Bu makale, 1971'de yayımlanan Marihuana Reconsidered (Marihuana Gözden Geçirildi) adlı kitap için 1969 yılında yazıldı. Sagan o yıllarda...
16 Temmuz 2012 Pazartesi
15 Mayıs 2012 Salı
Waterwheel
Son şarkımızın kayıttan sonraki hâli şu oldu. Son şarkımız dediysem, aslında tam da sonuncusu değil. Son hâlini verdiğimize inandığımız son şarkımız (sanırım). (Ulan grubun durumuna acıdım şimdi). Bir de neredeyse 1 yıldır var bu şarkı. Malum grubun neredeyse yarısı Erasmus'ta, çalamıyoruz aylardır. Ama bence Temmuz'dan itibaren çalacağız. Özledik çalmayı çok. Yalan lan, bilmiyorum diğerleri özledi mi çalmayı. Ben özledim ama.
28 Mart 2012 Çarşamba
20 Ocak 2012 Cuma
11 Ocak 2012 Çarşamba
The Smiths
Tam ikinci sınıf müzik dergisi eleştirileri gibi oldu:
Dün gece Babylon'da The Smyths konseri vardı. Beklentilerim(iz) çok da fazla değildi, çünkü 4 kişi çalacaklardı ve The Smiths'in bile konserlerinde 4 kişinin bazı şarkılarda çiğ bir müziğe yol açtıkları (ki o da muhteşem) Youtube videoları ile sabit. Nitekim kısa bir dönem sahnede 5 kişi bulunmuşlar ve o konserlerde albüm kayıtlarına daha yakın bir sounda sahipler. E biz de "canlı ve partisyonları değiştirilmiş Smiths coverları" dinlemekten ziyade, bilindik Smiths'e yakın bir şey dinleme beklentisine sahiptik.
Konsere girdiğimiz an ise hayatımızın en çok şaşkınlık içeren anlarından biriydi herhalde. Ben ara ara (Youtube'dan) bildiğimiz Smiths'i sahnede gördüm. Adamın sesi Morrissey ile birebir aynı. Sahnede önlerdeydik; bassçıya ve dolayısıyla amfisine çok yakın duyduğumuzdan şarkılarda kulağımıza en çok takılan bass gitar oldu. Ve bass gitarın Smiths'de ne kadar muhteşem olduğunu anladık.
Adamların muhteşem Smiths "taklitleri" tabi aklımıza hemen grubun kendisinin ne kadar muhteşem olduğunu getirdi. "The Smiths çok büyük grup, Pink Floyd'un falan aldığı devasa övgülerden alıyor olmalılardı. Zaten bir 20 yıl sonra alırlar da." Bir insana (özellikle kafası güzelken) daha fazla şey düşündüren bir grup daha var mı acaba? Bir şarkılarına bakıyorsun, gitar elektronik müziğin atası rolünde, ama Morrissey öyle bir sese bürünmüş ki, kafanda şapkasıyla gerçek bir cowboy şarkı söylerken canlanıyor. Bu ikisini çok keskin şekilde ayırıyorsun şarkıyı dinlerken, sonra bir anda ne kadar çok yakıştıklarını ve birbirlerine eridiklerini görüyorsun.
"Neden şarkı söylerken elinizde çiçek sallıyorsunuz?"
"Çorap sallasam daha mı iyi?"
Kalın notalardan çalınan karmaşık bass riffleri, Marr'ın "çıngır çıngır" ve bol katmanlı Rickenbacker gitarı, Morrissey'in bazı bazı Elvisvari kadife sesi, arada yaptığı yüksek perdeden sesler, tatlı falsettolar ve sözcük gevelemeleri, "bu ne lan" demek üzereyken dünyanın en güzel figürleri olduğunu farkettiğin dansları.. Adam İngiltere'nin Zeki Müren'i. Tabi birebir karşılaştırmamak lazım. Ama cinselliğe bakışları, döneme göre farklı tercihleri ve görünüşleri, konuşmaları, ... Zaten bunla ilgili bir şeyi, Morrissey 2006'de One Love'da sahnede söylemişti sanki. O konsere gitmiştim ama ancak belli bir dönemden sonra ortaya çıkan "The Smiths sevgisi ve bağlılığı" henüz bende oluşmadığından çok şey kaçırarak dinlediğimi şimdi farkediyorum. Ama her şeyin bir zamanı var sanki. 17 yaşında bir çocuk Beatles sever, Pink Floyd sever gibi Smiths sevemez sanki? Okulu bitirip işe girdiğinde, hayatının ve ruhunun istemese ve farklılaşmak için çırpınsa da eskiden olduğu gibi "ferah" olmadığı, ve bir de etrafında kendini "seven" biri göremediği zaman anlıyor insan Smiths'i. Bir de, Smiths'in konserlerini izleyenlerin %95'i erkek.
Aslında hepsinin ötesinde, bir duruşları vardı. Adamın konserlerinde çatır çatır "İngiltere Başbakanı bir moron" demesi, seyirciyi vejetaryenliğe davet etmesi ("Meat is Murder" diye albümleri ve şarkıları var), "kız arkadaşım komada, durumu çok ciddi biliyorum" gibi saçma bir şarkı sözüyle aslında başka hiç bir müziğin yapamadığı, çok derinlerde bir şeyler hissettirmesi... Keşke bir şekilde onları tekrar canlı izleyebilsek, o dönemi tekrar yaşayabilsek.
23 Aralık 2011 Cuma
Ağustos böceğinin "lanet olsun" demesiyle karıncanın demesi arasında dağlar kadar fark var mı? Yoo, hiç bir fark yok. Aptal karınca onca zaman uğraştığıyla kalıyor.
"Olsun, uğraşıyorsun en azından" kısmındaki "uğraşıyorsun"un herhangi bir maddi, manevi yararını görmedim. Gören varsa bana anlatmasını dilerim, neyi kaçırıyorum acaba..? Ölümden sonrasına da inanmadığım için acaba neden "uğraşıyorum", sonuç aynı olacaksa.
"Olsun, uğraşıyorsun en azından" kısmındaki "uğraşıyorsun"un herhangi bir maddi, manevi yararını görmedim. Gören varsa bana anlatmasını dilerim, neyi kaçırıyorum acaba..? Ölümden sonrasına da inanmadığım için acaba neden "uğraşıyorum", sonuç aynı olacaksa.
13 Aralık 2011 Salı
aabb
The Beatles'ın da özellikle erken zamanlarında sık sık yaptığı gibi, o dönem revaçta olan abab şarkı düzeni yerine şimdilerde popüler olan aabb düzeni de çok hoş oluyor bazen be. Ama böyle alttan alttan. Biz de kullanmıyor değiliz.
Çok güzel bir örneği için:
Çok güzel bir örneği için:
11 Aralık 2011 Pazar
Aah, elim yandı!
İnsan sıcak bir şeyi bir başka odaya taşırken yolda eli çok ısındığında vücudun verdiği refleks "bunu bir an önce bir yere bırakmalısın ve elindekini direk yere fırlatmak yerine yavaşlayıp mantıklı bir yere koyuvermek için kaybedeceğin fazladan 1 saniye bana ekstra zarar vermeyecek"tir ya.
İşte o, daha ilk ısınmada elindekini yere atanlardan.
İşte o, daha ilk ısınmada elindekini yere atanlardan.
30 Kasım 2011 Çarşamba
Bile Bile
Sezen Aksu, "güzel müzik yapan ama dinlemediğim sanatçılar" kategorisinde (malesef..?). O nedenle ortalama bir türkten daha az biliyorum en bilindik şarkılarını bile.
Geçen gün artık aklıma mı geldi, bi yerde mi gördüm/duydum bilmiyorum, şu şarkısını her gece loopa alır oldum:
Özellikle nakaratıyla sözcük sözcük "o hissi" bu kadar mükemmel şekilde anlatan başka bir şarkı dinlememiş olabilirim bugüne kadar.
Artık o kategoriden çıkarmam lazım Sezen Aksu'yu sanırım.
Geçen gün artık aklıma mı geldi, bi yerde mi gördüm/duydum bilmiyorum, şu şarkısını her gece loopa alır oldum:
Özellikle nakaratıyla sözcük sözcük "o hissi" bu kadar mükemmel şekilde anlatan başka bir şarkı dinlememiş olabilirim bugüne kadar.
Artık o kategoriden çıkarmam lazım Sezen Aksu'yu sanırım.
Akıl Hastası
Beraber olmaktı
İki yılın sonunda "penguen gibi yürüyorsun sen, ama çok şirinsin" demekti
Karşındakini kusurlarıyla sevmekti
Hatta, kusurlarını sevmekti,
Akıl hastası gibi.
Aynı cümlede ikilem yaşamaktı,
"Yumurta kafa sana çok yakışmış"taki gibi
Ama sonuçta hep güzeli görmekti
Çünkü olumlu bakmaktı aslında hayata,
Olumlu bakmayı öğrenmekti.
Çünkü bilmekti
Ne olursa olsun, karşındaki kişinin seni önemseyeceğini
Yatıştıracağını
Seveceğini.
1-0 önde başlamaktı hayata
Ya da hayata başlamaktı belki de.
"Ben bunu neden daha önce yapmadım"dı,
Uyuşturucuydu, bir kere başlandı mı bırakılamayan.
Öleceğini bilsen o sırada
Mutlu olmaktı yine de,
Akıl hastası gibi.
İki yılın sonunda "penguen gibi yürüyorsun sen, ama çok şirinsin" demekti
Karşındakini kusurlarıyla sevmekti
Hatta, kusurlarını sevmekti,
Akıl hastası gibi.
Aynı cümlede ikilem yaşamaktı,
"Yumurta kafa sana çok yakışmış"taki gibi
Ama sonuçta hep güzeli görmekti
Çünkü olumlu bakmaktı aslında hayata,
Olumlu bakmayı öğrenmekti.
Çünkü bilmekti
Ne olursa olsun, karşındaki kişinin seni önemseyeceğini
Yatıştıracağını
Seveceğini.
1-0 önde başlamaktı hayata
Ya da hayata başlamaktı belki de.
"Ben bunu neden daha önce yapmadım"dı,
Uyuşturucuydu, bir kere başlandı mı bırakılamayan.
Öleceğini bilsen o sırada
Mutlu olmaktı yine de,
Akıl hastası gibi.
12 Ekim 2011 Çarşamba
Merhaba blog,
Uzun süredir yazmıyorum buraya. Farkındayım bunun tabi, ama bu blogu açma sebebim tamamen kendimi rahatlatmaktı malum; herhangi edebi bir neden aramadığımdan içimden gelmediği sürece yazmayacaktım. Bunu başardım aslında, zira son zamanlarda kendimi iyi hissediyorum, 1.5 yıldır olmadığı kadar.
Aslında yazmamamın bir başka büyük nedeni de kendime sonunda güzelce bir defter almam ve aklımdakileri her an ona yazmam.
Neden kendimi son zamanlarda daha iyi hissediyorum?
Bir kere son zamanlarda grubumuzla ilgili güzel şeyler oluyor. İnsanlık için küçük, bizim için büyük adımlar attık, Roxy'de 2. olduğumuzdan (olduklarından) beri ilk defa gerçek anlamda bir şeyler değişiyor sanki. Daha çok içimize sinen şarkılar çalmaya başladık, kaydedeceğiz şimdi onları. Gerçi iki haftadır bir kere bile beraber çalmadık, ayrıca Şubat'ta gruptan iki kişi Erasmus'a gidecek, grubun çalışmaları da duracak bu nedenle. Her neyse, o zamana kadar kim öle kim kala. Umutluyum ben bu konuda. Bana bir çeşit terapi olduğundan, başkaca bir şey değil. Bunu meslek haline getirmek ve bundan para kazanmak gibi bir niyetim yok; buna niyetlenirsem hayal kırıklığına uğrayacağımı biliyorum çünkü. Gruptaki herkesin müzikal geleceğimizle ilgili farklı izlenimleri ve beklentileri var, bu bile başlı başına ilginç zaten. Birimiz bu işi tek mesleği haline getirmeye çalışırken, başka birimizin hiçbir şey umrunda değil gibi görünüyor çoğu zaman. Yine de beraber stüdyoda ya da sahnedeyken iyi hissediyoruz her birimiz; en azından ben öyle görüyorum.
Bu meşgalemin yanında iyi hissetmemin en büyük nedeni zamanın geçmiş olması sanırım. S.'den ayrılalı 1.5 yılı geçti ve o bende sadece kırık bir anı olarak duruyor artık. Bu akşam işyerinden bir arkadaşlaydım Taksim'de. Erkek arkadaşından ayrıldı. Ayrıldığı günden beri ne zaman ona baksam kendimi görüyorum, 1.5 yıl önceki kendimi. Onun üzerinden kendime çalışmış gibi olacağım, ama ilk defa kendimi üzüntü bataklığından kurtulmuş gibi hissettim onu gördükçe. Tıpkı benim 1.5 yıl önce hissettiğim gibi hissediyordu, ve bu konuda bana açılabilecek kadar "sağlıklı" görmüştü beni. Bir yandan hep eski kendimi düşündüm bu akşam, sürekli düşünceli duran ve "neyin var, iyi misin, daldın" gibi şeyler duyan, sürekli hatrı sorulan ve telkin edilmeye çalışılan ben, uzun süre sonra telkin edebilecek konumdaydım, bunu yapabileceğimi düşünen bir insanlaydım. Demek ki beni yeni tanıyan insanlara yeterince "sağlıklı" görünüyorum artık..?
Ona yardımcı olmaya çalıştım elimden geldiği kadar; gerçi ne kadar gelebilirdi ki elimden, çok benzeri bir kaosu ben de 1.5 yıl kadar önce yaşamışken? Ama hiç yalan söylemedim; "geçecek" diyebildim ancak, hatta hiçbir zaman geçmeyeceğinden, sadece alıştığımızdan bahsettim; şu an hissettiklerimi anlattım bir yerde. Öyle oluyor çünkü, insanın kalbi biliyor doğru kişiyi, ve onu kaybetsen de, o seni artık istemese de onu arzuluyorsun. Hayatına yeni bir insanın girmediği gün sayısı giderek artarken, sen onun suratını bile unutmaya başlamışken, tek unutmadığın ona karşı hissettiklerin oluyor. Bir yerden sonra mutlu hissediyorsun kendini artık, sırf hayatında böyle yüksek bir duyguyu yaşayabildiğin için. Acı gidiyor, sevgin baki kalıyor.
O yüzden daha mutluyum işte. Aslında bir nedeni yok, sadece normalleşmemi sağlayacak kadar çok zaman geçti.
Zaman her şeyi normalleştiriyor.
23 Ağustos 2011 Salı
Waiting For The Moon To Rise
Son zamanlarda gördüğüm rüyaları Belle and Sebastian çok güzel anlamlandırmış zaten yıllar önce...
"If there's a place I want to go
Then I'll be there with you
'Cos in my dreams
The things I'm wishing for
Keep coming true"
23 Temmuz 2011 Cumartesi
Suffused with static
Etrafımda sık sık duyduğum bir takım "kurallar" var, benim farkında olmadığım, arayıp da bir türlü bulamadığım. Tanrı'nın varlığına çoğu insanın sorgusuz sualsiz, gökten inen bir kitap vasıtasıyla inanması gibi tıpkı. Bu gece onların irili ufaklı bir kaçından bahsedip kendimce çürütesim var hepsini.
Tamam müşteriyle iletişim içinde değilsiniz de, yine de işyerine böyle mi gidiyorsun?: Bu yine en basiti, zaten kendi kendine çürüyor; şöyle ki, patronumuz bile şort+converse'le işe gelen, kıyafetlerin özellikle de yazılım işinde (ki bence işin kendisi doğrudan kıyafetle ilgili olmadığı sürece (defile gibi) kıyafetin hiç bir iş kolunda önemi yok) pek bir öneminin olmadığının farkında olan bir insan neyse ki.
Evlenmek, aile kurmak, çocuk yapmak önemlidir: 24 yaşındayım ve yalnızlığı seviyorum. Bir günde 24 saatin kısa olduğunu düşünüyorum ve gün içerisinde yapılacak işe gitme, işten gelme, sevdiğin şeylerle ilgilenme, ıvır zıvır işlerle ilgilenme derken kendimi dinlemeye ve uyumaya bile vakit kalmıyor. İnsanlar neden evlenmeyi bu kadar seviyor, neden üniversiteyi bitirir bitirmez hemen birileriyle hayatlarını birleştirme çabası içindeler? Ukalalık yapmak istemem ama, hayatta sık sık "sıkılan" insanların böyle yaptıklarını düşünüyorum. Hayatına anlam katmanın en erdemli yolu, biriyle evlenip çocuk yapmaktan mı geçiyor? Pek çok kişi için öyle. 40 yaşında hâlâ evlenmemiş ama resim/müzik yapıp hayatını bu şekilde -zor da olsa- geçindiren, dünyaya bir şeyler bırakmaya çalışanlar "homeless gibi" görülürken, ikinci çocuğunu yapmış, "temiz" işi olan insanlar mı erdemli oluyor? Afedersin ama sikeyim öyle hayatı.
Çok para veren, saygın bir firmada çalış, sen bunu yapabilirsin, sonra kendi evini - arabanı alırsın işte ne güzel: Bu konuda diyecek fazla bir şey bırakmadım sanırım. Üstteki noktada açıklamış bulundum bunu. İstersen tomarla para al, "hayatını yaşa", o hayat "ölmemek için yaşıyorsun", ya da "daha iyi ölmek için yaşıyorsun"dan öteye gitmeyecek. Dünya için bir şey bırakmadığımız sürece, öldükten sonra birilerine, bir şeylere yararımız olmadığı sürece havyar içinde yaşamamızın ne manası var (bu konuda benim de halen sorunlarım var; bana da havyar verseler yerim. Ama farkında olmak, değişmeye başlamanın en önemli gerekliliğidir, değil mi?). Bunun yanında; sadece tek bir hayat var, onu da işine geldiği gibi yaşasan iyi edersin. Öldükten sonra hiçbir şey, ama hiçbir şey kalmayacak, inan bana. Sadece, yaşarken bırakabildiklerin kalacak. Ölümden sonra'ya yatırım yapmak da neymiş; gerçek olup olmadığını bile bilmediğin bir şey için, gerçek olduğuna emin olduğun, her an içinde yaşadığın şeyden vazgeçmek de neymiş?
Bu yazıyı şarap + Six Feet Under'ın muhteşem finalinden hemen sonra yazdığım için - her zaman olduğu gibi - saçmalamış olabilirim.
Tamam müşteriyle iletişim içinde değilsiniz de, yine de işyerine böyle mi gidiyorsun?: Bu yine en basiti, zaten kendi kendine çürüyor; şöyle ki, patronumuz bile şort+converse'le işe gelen, kıyafetlerin özellikle de yazılım işinde (ki bence işin kendisi doğrudan kıyafetle ilgili olmadığı sürece (defile gibi) kıyafetin hiç bir iş kolunda önemi yok) pek bir öneminin olmadığının farkında olan bir insan neyse ki.
Evlenmek, aile kurmak, çocuk yapmak önemlidir: 24 yaşındayım ve yalnızlığı seviyorum. Bir günde 24 saatin kısa olduğunu düşünüyorum ve gün içerisinde yapılacak işe gitme, işten gelme, sevdiğin şeylerle ilgilenme, ıvır zıvır işlerle ilgilenme derken kendimi dinlemeye ve uyumaya bile vakit kalmıyor. İnsanlar neden evlenmeyi bu kadar seviyor, neden üniversiteyi bitirir bitirmez hemen birileriyle hayatlarını birleştirme çabası içindeler? Ukalalık yapmak istemem ama, hayatta sık sık "sıkılan" insanların böyle yaptıklarını düşünüyorum. Hayatına anlam katmanın en erdemli yolu, biriyle evlenip çocuk yapmaktan mı geçiyor? Pek çok kişi için öyle. 40 yaşında hâlâ evlenmemiş ama resim/müzik yapıp hayatını bu şekilde -zor da olsa- geçindiren, dünyaya bir şeyler bırakmaya çalışanlar "homeless gibi" görülürken, ikinci çocuğunu yapmış, "temiz" işi olan insanlar mı erdemli oluyor? Afedersin ama sikeyim öyle hayatı.
Çok para veren, saygın bir firmada çalış, sen bunu yapabilirsin, sonra kendi evini - arabanı alırsın işte ne güzel: Bu konuda diyecek fazla bir şey bırakmadım sanırım. Üstteki noktada açıklamış bulundum bunu. İstersen tomarla para al, "hayatını yaşa", o hayat "ölmemek için yaşıyorsun", ya da "daha iyi ölmek için yaşıyorsun"dan öteye gitmeyecek. Dünya için bir şey bırakmadığımız sürece, öldükten sonra birilerine, bir şeylere yararımız olmadığı sürece havyar içinde yaşamamızın ne manası var (bu konuda benim de halen sorunlarım var; bana da havyar verseler yerim. Ama farkında olmak, değişmeye başlamanın en önemli gerekliliğidir, değil mi?). Bunun yanında; sadece tek bir hayat var, onu da işine geldiği gibi yaşasan iyi edersin. Öldükten sonra hiçbir şey, ama hiçbir şey kalmayacak, inan bana. Sadece, yaşarken bırakabildiklerin kalacak. Ölümden sonra'ya yatırım yapmak da neymiş; gerçek olup olmadığını bile bilmediğin bir şey için, gerçek olduğuna emin olduğun, her an içinde yaşadığın şeyden vazgeçmek de neymiş?
Bu yazıyı şarap + Six Feet Under'ın muhteşem finalinden hemen sonra yazdığım için - her zaman olduğu gibi - saçmalamış olabilirim.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Levon
Bazen dibe vurmak için uğraşıyoruz(m). Zaten kafan çok güzelken "dur lan bi bira daha içeyim, bugün kusmak var!" demek gibi. Kusmayı çok severmiş gibi. Sanki o zaman gerçek kötüyü görüp büyük bi aydınlanma yaşayacağım gibi geliyor.
Farkına varamadığım, varmak istemediğim şey ise; o dibe vurma, sen her ne kadar memnun olmasan da pek çok açıdan güzel olan hayatını kendi ellerinle bok ederek olursa bir şey öğrenemeyeceğin. "Hayatın sillesi" öğretir bir tek. Şükürün başlangıcı; ama neye şükredeyim, şansa mı? Açıkçası "her şey benim elimde, ben kimsem kendi kararlarım sayesinde oluyor" yetersiz geliyor bana. "Çevrenin etkisi" de var tabi, ama ondan bahsetmiyorum. O default olarak var, olmak durumunda. Ama bazen, sanki hayatıma yön veren ciddi şeyler tamamen ama tamamen tesadüfen oluyor gibi geliyor.
Bir de, hiç tanışmadığım insanlardan tanıştıklarıma göre daha güzel etkilenebiliyorum. Bu tip bir süper etkilenmeyi tanıştığım bir insanla, hem de tanıştıktan sonra yaşıyorsam ise, ona aşk diyeceğim artık. Aşkın tanımı bu olacak benim için. Yani evet; tanışmadan aşk olmayacak. Ama onun için de buluruz tanım, nedir ki (platoniklik?). Aşk, tek başına olmuyor, olmamalı, ya da olmasın. Hem bu dediğim unisex bi şey. Aşk sadece karşı cinse karşı (ya da eşcinselsen kendi cinsine karşı) ve cinsellik de içeren bir şey olmak zorunda değil sanki.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
6 Temmuz 2011 Çarşamba
Underrated vs. Overrated
Aklıma bu iki gruba gireceğini düşündüğüm şeyleri listelemek geldi. Şimdilik sırf başlamış olmak için yazayım aklıma ilk gelenleri, devamını düşündükçe eklerim.
(O değil de Blogspot'ta bi girişi "pin"leyip böylece daha sonra yeni yazılar girdikçe onun geride kalmasını engelleyip hep anasayfada ilk sırada çıkmasını sağlayabiliyor muyuz, yoksa bildiğimiz günlük defteri mantığında mı olmak zorunda her şey..?)
Underrated
The Beatles (evet.)
Love (hangi Türkçe sözcüğü seçsem ki bunun için?)
Ün (evet.)
Mastürbasyon
Müzik
Sakinlik
Overrated
Ölüm - kendinin ya da bir yakınının
İntihar
Başarısızlık
Bohem'in güzelliği / Carpe Diem
Gerçeklik
Pop müzik
Para
Seks
Tanrı ve dinler (fazlasıyla)
3 Temmuz 2011 Pazar
Evlilik
Ulan vay anasını, 85li bi arkadaşım daha evlenmiş, benden sadece 2 yaş büyük! Bu yaşta evlenilir mi ya, baya garip.
Dur lan, aslında baya garip değil, biraz garip. 26 yaşını bitirmiş sonuçta bugüne bugün.
Uf.
Dur lan, aslında baya garip değil, biraz garip. 26 yaşını bitirmiş sonuçta bugüne bugün.
Uf.
One Love
Merhaba,
Aklım karışık biraz. Bir kaç farklı şey var aklımda, beni fazlasıyla kurcalayan. Bildiğin günlük yazıyorum, ama bu sefer deftere değil, buraya. Neden bilemedim. Bloga eskiden yazdığım şeylere daha çok baktığım için ve ilerki bakışlarımda bu geceki yazımda saçmaladığımı anlayabilmek ve ders çıkarabilmek için olabilir.
Bugün One Love'daydım. Normalde aşırı ilgimi çekmeyen grupların olduğu bir gündü benim için (hani dicem "müzik" öyle bir şey değil, her şeyi dinlemek lazım/dinlemeye çalışıyorum ama bugün hiç o kafada değildim be). Bi Büyük Ev Ablukada, bi de Manic Street Preachers için gidiyordum zaten, ilkini kaçırdık, ikincisini de hiç adam gibi dinlemedim/dinlemek istemedim, arka fon melodisi oldu sadece. Öyle istedim bugün sanırım, en yakın arkadaşlarımlaydım çünkü. Onlarla çok istediğim halde pek sık yapamadığımız tatlı muhabbeti özlemiştim.
Konu bu değil ki ama. Senin okuluna, seninle sık sık vakit geçirdiğim, en güzel anlarımın geçtiği, beraber içtiğimiz, çalıştığımız, ders çalıştığımız yere ilk defa gittim 1,5 yıl sonra. Her şey seni hatırlattı yine, ama bu sefer sıkıntılı değildim, mutluydum. Anılarım aklıma geldikçe gülümseme oluştu suratımda. Çok özlemişim seni yine de be.
Sokakta yürürken yanımdan geçen kedinin benden korkması bile iyi hissettirir oldu. Ki normalde bir sokak hayvanının benden korkması canımı sıkan bir şeydir, aklıma hep "sana bugüne kadar nasıl davrandılar da yanından geçen insandan korkar oldun?" diye düşündürür. Bugün öyle olmadı ama, bir şekilde, baya saçma bi şekilde, kendimi güçlü hissettirdi. "Beni ciddiye/dikkate alan, nefes alan bir canlı varmış lan" diye düşündüm. Baya çirkin bi durum bu tabi. Bu paragrafın senle bi ilgisi yok bu arada, hayatımdaki genel saçmalıklarla ilgili daha çok.
Sonra aklıma, Erasmus'tayken treni kaçırma pahasına seni aramam falan geldi. Yaptığımız, yaptığım, yaptığın ufak şeyler. Senin için küçük, benim için büyük adımlar geldi aklıma. "Sevgilimle medeni olarak ayrıldık, hâlâ görüşüyoruz" zırvası çeken bir kaç arkadaşım oldu bu hafta içinde, onları falan düşündüm. Sen neden benle görüşmek istemiyorsun, yüzüme bile bakmıyorsun? Keşke hayatımda olsaydın dedim içimden hep. Bir kaç gündür Belle & Sebastian dinlemeye başladım uzun bir aradan sonra, senle son iletişimimde sana diskografisini verdiğim grup. Tam sana göre, hâlâ öyle düşünüyorum. Bizi anlatıyor sanki, artık olmayan, sanki aslında bir zamanlar da hiç olmamış bizi. Çok özlüyorum bizi ya, yine gün aşırı rüyalarıma girmeye başladın; beraberiz hep. Çıkmasaydın ya hayatımdan? Bütün rüyalarım boyunca sana sarılıyorum, rüya olduğunun farkında olarak hem de, yine de hiç bitmesin istiyorum, hem de hiç. Napıcaz?
Ne saçma bi yazı oldu, kopuk kopuk, tamamen kendime saklamam gereken şeyleri yazdım buraya. Neyse, alkole verelim bunu da, yaptığım her boktan şeyi alkole veriyorum zaten, oh ne âlâ. Senin insanoğlundan çektiğin nedir ya alkol?
Yine de Ozan'a, Zeynep'e ve İdil'e, bu güzel insanlara teşekkür ederim, hayatımda oldukları için. Sizi seviyorum! Herkesin böyle arkadaşları olması dileğiyle.. Böyle şeyleri insanların yüzüne kolay kolay söyleyemiyor insan, ama hep düşünüyor ve yazıyor.
Ve seni tekrar kollarıma almadıkça, buraya düşüncelerimi -istediklerimi- yazmaya devam edeceğim. Çünkü ben seni istiyorum. Bu, zaman-bağımsız bir şey. Bu sırada arkada bu çalsa nasıl olurdu?
Ve seni tekrar kollarıma almadıkça, buraya düşüncelerimi -istediklerimi- yazmaya devam edeceğim. Çünkü ben seni istiyorum. Bu, zaman-bağımsız bir şey. Bu sırada arkada bu çalsa nasıl olurdu?
29 Haziran 2011 Çarşamba
Darwin
Hayatta her şey göründüğü gibi olmayabiliyor. Her şeye açık olmak ve çok emin olsak bile fazlasıyla araştırmadan hiç bir konuda kesin bir yargıya varmamak gerekiyor.
E tamam, bunu biliyoruz da, ben bu konuyu tam olarak; Darwin'in gençken sırf hobisi olan, böcekleri daha iyi incelemek adına, bir din adamının sakin yaşantısının böcekleri incelemeye bolca vakit bırakacağını düşünerek kendini kiliseye kapattığını öğrenince kavradım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
