Featured

Carl Sagan ve Marihuana Üzerine

Bu makale, 1971'de yayımlanan Marihuana Reconsidered (Marihuana Gözden Geçirildi) adlı kitap için 1969 yılında yazıldı. Sagan o yıllarda...

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Geçen gün uykuya dalmak üzereyken aklıma geldiydi; acaba nereden bilinçaltıma düştü?

 
Think twice
Before ending your life


Hafıza Sildirme Teknikleri

Hafızanızı sildirmek istiyorsunuz, teknoloji gelişmiş ve istediğiniz bir zaman dilimi hafızanızdan tamamen silinecek. Malesef teknoloji "Eternal Sunshine of the Spotless Mind"daki kadar gelişmiş de değil, belirli bir olguyu sildiremiyorsunuz; o olgunun içinde bulunduğu zaman dilimini bütünüyle sildirebiliyorsunuz sadece, bu da bir çok kayıp demek. Buna değer miydi? Bir nevi şunu demek istiyorum; mutsuz olmamak için mutlu olmamayı göze alır mıydınız?

Ben kesinlikle alırdım. Çünkü mutsuzluğun, umutsuzluğun, hayal kırıklığının verdiği o keskin acıyı geçiştirebilecek, kompanse edecek bir mutluluk hiç görmedim, duymadım. Belki bir tek "zaman", ona olan inancım da gün geçtikçe azalıyor.

Kemoterapi gibi düşünün; sağlığınıza kavuşmak için tedavi olmalısınız ama kemoterapi yüzünden kanserli hücreler kadar canlı hücreler de ölecek ve bu süreçte daha da fazla hasta olacaksınız.

Hangisini tercih ederdiniz? Ben kesinlikle kemoterapiyi tercih ederdim, tüm kanser hastalarının yaptığı, daha doğrusu eninde sonunda yapmak zorunda kaldığı gibi.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Aynı anda hem ağlayıp hem gülebilmek

Bize bahşedilen en büyük özelliklerden biri bence. Benim de başıma geldi, ve "mutluluktan ağlamak" ya da "gülerken ağlamak" denen olguyu yalnızca tek bir şeye bağlayabiliyorum: Yerine göre o sırada "Bu güzel anların da sonu olacak" ya da "İnsanı gülümseten çok güzel anlardı, ama artık yoklar.." diye düşünmek.

Böyle bir deneyimi en kısa yoldan yaşatacak şey tabi ki müzik. Kişisel tercihim "Yann Tiersen - Sur le Fil (full version)". Tabi öncelikle bu şarkı eşliğinde bir kaç anı yaratmış olmak gerekiyor..

Peki ya son dinleyişin üzerinden aylar geçtikten sonra bir şarkıyı dinlerken "ben zamanında bu şarkıyı dinlerken çok üzülüyordum, ama aslında o sırada neye üzüldüğümü de hatırlamıyorum" deyip üzülmek ne kafasıdır, onu bilemiyorum işte. Mirkelam kafası olabilir, üzüldüğüme üzüldüm adeta. Var öyle bir şey..

Hah, ikinci bir önerim de "Mirkelam - Hatıralar" olur. Klibinde Beatles olan yegane Türk şarkısı =)

Ekleme: Bir şarkı daha geldi aklıma, bence kendisi tam da bu duyguyu yansıtır: "Zerrin Özer - O Yaz".

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Konsantrasyon

problemimi bir an önce çözmeliyim, yoksa yakında ciddi sorunlara neden olmaya başlayacak..

23 Temmuz 2010 Cuma

Kulaklıktan genelleme

En uyuz olduğum huylarımdan birini şu olay çok iyi açıklıyor sanırım:

Dün mp3 çalarımın sol kulaklığını çay bardağının  içine "düşürdüm" (Gerçi fizik kurallarını zorlayan bir şekilde gerçekleşti, ama oldu işte bir şekilde). Bir saniyeden daha kısa süre çayın içinde yüzdü, hemen çıkartıp kuruttum ve büyük bir moral bozukluğuyla çalışıp çalışmadığını denedim. Kulaklık pek pahalı değil, ama yeni almıştım ve memnundum, şimdi durduk yerde yenisini almak maddi ve manevi olarak canımı sıkacaktı.

Buraya kadar her şey normal, hatta şansıma kulaklık normal bir şekilde çalışmaya devam ediyor. Ama benim moral bozukluğum geçmek bilmiyor. Çünkü tecrübelerimle sabit, sıvıyla temas eden elektronik bir alet, oksitlenmeden vs. normalden önce bozuluyor. Henüz bir sorun yok, ama aleti kulağıma her takışımda bu olay aklıma gelecek ve her seferinde "neyse ki bozulmadı" diye şükredeceğime "artık bu sefer bozulur herhalde" diyeceğim ve alet belki de 3 yıl sonra bozulunca bile, "al işte bozulacağı belliydi" diyeceğim. Güzelim yepisyeni kulaklığı bir ağız tadıyla kullanamayacağım.

Bu tip sapık düşüncelerden arınmak, bu kadar küçük, "hayatın kendisi"yle ilgisiz şeyleri daha az umursayan bir insan olmak istiyorum.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir (Her) Cumartesi Akşamı

Yoğun bir günden sonra geceyi bitirmek üzere evine gitmek için metro girişine yöneldi. Az önce arkadaşıyla vedalaşmıştı. Metroya inerken bu görece yeni arkadaşının kendisi hakkında ne düşündüğünü merak etti. Bu konuyu ona da açmıştı; net bir cevap alamasa da arkadaşının ne düşündüğünden oldukça emindi: Eve gidince, ev arkadaşına "şu çocuk da ne garip ya, bütün gece saatlerce konuştu yok hayatmış yok insanlarmış, bir yerden sonra insanın kafası şişiyor valla" diyecekti.

Kulağına müzikçalarını taktı. Yaklaşık 7 yıldır aynı şeyi yapıyordu, Taksim gecelerinden sonra çakırkeyif şekilde metroyla evine dönerken müzik dinlemek hoşuna gidiyordu. Hayallerinin gerçekleşebilir olduğuna en çok inandığı zamanlar o anlar oluyordu. Bu mutluluğun daha uzun sürmesi için eve gidince yatmadan önce bir kadeh daha içmeye karar verdi.

Aslında böyle yoğun zamanlarda yetiştirmesi gereken işler varken, ya da en azından işinde lazım olan şeyleri çalışıp öğrenmesi gerekirken içmek vicdan azabı veriyordu, ama çok yorgun hissediyordu kendini, özellikle de zihinsel olarak. Alkolün sağladığı "her şeyi başarabilirsin, hiçbir şey için de geç değil" duygusunu seviyordu. Öyle ki, normal zamanlarda işten bunaldığı ve yapması beklenen şeyleri uğraşıp da yapamadığı zamanlarda oluşan hayal kırıklığı, onu hep "Neden hayatta en çok sevdiğin şeye yönelik bir işte değilsin ki? Müzikle ilgilenmeliydin, önemli olan en çok zevk aldığın işi yapman" düşüncesine iterdi. Normalde müziğe mesleki olarak yönelmek için artık çok geç olduğunu, onun sadece boş zamanlarında eğlenilecek bir hobi olarak kalacağını düşünürdü, ama alkol aldığı zamanlarda düşünceleri, imkanı olsa yaptığı işten istifa edip hemen bir üniversitenin müzik bölümüne girmek için uğraşacak kadar ileri gidebiliyordu.

Metrodan inip kafasında bu düşüncelerle yürürken, önünden geçtiği sanat galerisinin vitrininde saksafonuyla konser veren bir adam resmi gözüne çarptı. Bunu "Bu sana bir mesaj, bu düşündüklerin her Cumartesi gecesi filizlenip her Pazar sabahı ölen bir hayalden öteye geçmeli artık" olarak yorumlamayı çok isterdi, ama mesajlara inanmazdı. Tek inandığı şey, içinde, derinlerde bir yerlerde, bir gün gerçekten canına tak ettiğinde her şeyden vazgeçip bu hayali kovalama isteğinin bir şekilde saklı olduğuydu. Adeta o gün aslında hiç gelmesin isteyip bir yandan da o güne kavuşmak için yanıp tutuşuyordu. Her şeyi, yıllarca aldığı eğitimi, çektiği yorgunluğu sanki hiç olmamış gibi bir yana bırakmaktan çekiniyordu. Keşke farkına varsaydı, bu şekilde hiç mutlu olamayacağının..

Evine varmak üzereyken kulağına gelen gitar solosuyla irkildi ve düşüncelerden sıyrılıp müziğe odaklandı. Jimmy Page kendinden geçerken tek düşündüğü "keşke senin kadar iyi gitar çalabilseydim" oldu.

Tam bu sırada görevli, "tövbe estafurullah" eşliğinde, metroya girerken çöp kutusuna attığı bira şişesini topluyordu..

Kafamdaki kendimin bile yazıya dökemediği şeyleri başka bir yerde okuyunca en azından düşüncelerimde yalnız olmadığı hissediyorum.

“ I know what it’s like to want to die. How it hurts to smile. How you try to fit in but you can’t. How you hurt yourself on the outside to try to kill the thing on the inside."

— Girl, Interrupted

Bloody right

 


12 Temmuz 2010 Pazartesi

Boşluğu dolduramadım.

Bir yanda çok yoracak, sonuçta insanlıktan çıkaracak ama her zaman sığınacak bir liman olan ve tatmin edici miktarda para sağlayacak bir meslek, diğer yanda insan olmanın acısı ve bu farkındalığın mazoşist güzelliği. İlk seçenek aslında perde çekiyor hayatının önüne, yararı da burada başlıyor: Başına ne gelirse gelsin o var. Çalış anasını satayım bütün gün, işin ne! Hem çalışmak falan kötü düşünceleri başından savıyor, sonuçta bilgili ve paralı bir adam oluyorsun.

Bir de diğer açıdan bakalım: sonuçta asosyal ve sıyırmış bir adam oluyorsun. Ama kesinlikle mutsuz olmuyorsun, acını alıp götürüyor bir nevi. Ne uğraşcaksın dünyevi şeylerle! Bütün gün müzik dinle, müzik yap, kitap oku, bas git uzaklara, denizi seyret falan. Sonra iyice bunalt kendini durduk yerde, bir de adını "yok insan acı çekmek için vardır, acılar bizi olgunlaştırır" bilmem ne koy. Bunalımdasın ve rahata kaçıyorsun bence, başka bir şey değil. Ona bakarsan hayattan bunalmak için anında 100 şey sayabilirim, sürekli onları düşüneceksek işimiz var.

Kısacası önümde iki seçenek vardı. Ben ............... seçeneği seçtim.

2 Temmuz 2010 Cuma

Mezuniyet Balosu

İçten fikirlerimi söyleyeyim; bölümümüz hiç bir yerde görülemeyecek bir ayrıcalıkla "Mezunlar Gecesi" adlı çok uygun fiyatlı, sınırsız yemek ve içkinin olduğu bir gece yaptıktan sonra, bir de zaten kep atma törenimiz de olacakken, bu çok gösterişli ve pahalı Sapphire gecesine gerek yoktu. Bu tabi benim fikrim. Böyle bir gece daha tabi yapılabilir, ama Sapphire'de değil de daha sıcak bir ortamda daha eğlenceli ve makul olabilecek bir Kumkapı ya da Çiçek Pasajı fasılı daha güzel olabilirdi. Ama hep beraber olacağız, belki de son defa hepimiz birlikte olacağız, o yüzden ne kadar yoğun ve isteksiz olursam olayım katılmamak olmaz.

Bundan kellidir ki, bu akşam insan gibi içmeyeceğim. Belki de her şey gittikçe sıkıcı ve yoğun olmadan önce son kez..

27 Haziran 2010 Pazar

Mezunlar Gecesi hakkında iki çift sözüm var.

Zevkler tartışılmaz, tartışılamaz. SerdarOrtaçvari müziğin Beatlesvari müzikten daha kötü olduğu bilimsel olarak kanıtlansa bile, bu o müziğin sevilmeyeceği anlamına gelmiyor. Sen saygı sınırlarını aşıp olayı SerdarOrtaç-severlere küfür etme boyutuna getirsen de bu bir şey değiştirmez, en fazla seni düşürür. İnsanlar değişir değişmesine de, sen değiştiremezsin insanları. Zaten asıl maharet farklı düşünenlerle geçinebilmekte, ki bunun en güzel örneğini bizim bölümde gördüm ben. Kısacası insanların dinlediği şeylere saygı duyarım, o şeylerden nefret etsem bile. "Metal ne abi allasen" gibi şeyler diyorsam da klişeleşmiş geyiklerden ötürüdür, yoksa metal yapmak kolay mı.

Dün hepimiz acıyla tecrübe ettik ki, classic rock çalan bir grup, herkesin maksimum şıklıkta olduğu, gayriresmi ama çok ciddi bir mezunlar gecesinde sahneye çıkmamalı. Kötü mü çaldık? Hayır, yani her zamanki kötülüğümüzde çaldık. Zaten nota kaçırmayalım, her şey mükemmel olsundan ziyade, çok eğlenelim sahnede zıplayalım enerji saçalım, müzik kusursuz olmasa da olur kafasıyla çalarak kendimize az çok bir yer edinmiştik. Aramızda virtüöz falan yok, hatta ben gitar çalıyorum desem gitaristlere ayıp olur. Neyse uzatmayayım, kısacası kendini izleten bir grubuz tecrübelerimden çıkardığım kadarıyla, "abi adamlar çok iyi çalıyor"dan çok "abi adamlar eğlendiriyor"u tercih eden insanlara yöneliğiz. Bu nedenle bir mezunlar gecesi için uygun olabilirdik aslında. Tabi bizi hep rock dinleyicisi izledi bugüne kadar, ilk defa her kesimden insanın olduğu bir ortamda çaldık (bir üniversite mezunlar gecesi, her telden insanı toplayabileceğin yegane yerdir herhalde).

Dün gece olan şeyi az çok öngörüyordum, mezunların ve mezun olacakların müzik zevkini 4 senede az çok öğrendim. Sonuçta damdan düşer gibi çıkmadık biz de, ne çalıp çalmayacağımız belliydi, organizatörlerle çalınacak şarkılara kadar önceden paylaşım yapıldı, bir sıkıntı olacağı söylenmedi. Buna rağmen dün gece konser genel bir memnuniyetsizlik oluşturdu ve sahneden erken inmek durumunda kaldık. Bu da anlayışla karşılanabilir, önceden dediğim gibi müzik tarzı ya da konsepti, hoplayıp zıplamamız falan böyle ciddi bir gecede insanların hoşuna gitmemiştir vs. Sonuçta organizatörler de okuldaki insanların bu kadar "bunalacağını" öngörmemiş olabilirler.

Benim dert ettiğim, biz indikten sonra bunalan insanları kendilerine getirmek için DJ'in anında girdiği şarkıların daha yüksek volümlü ve daha sert Hande Yener - Serdar Ortaç vs. dance mixlerinden oluşmasıydı. Ha ben de (alkolün etkisiyle) dans ettim o müziklerde, eğlendim de. Bir yandan Serdar Ortaçla dalga geçerken bir yandan adamın bütün şarkı sözlerini bildiğimi farkettim hatta. De işte, bizim müzikte de dans ediliyordu be, çoğu zaten blues - rock'n'roll kalıbında şarkılar. Yani "kafamız s.kildi" bahanesiyle geliyorsan DJ'e hafif çalmasını söylersin, Pink Martini falan çalar.

Neyse, hâlâ bir akşamdan kalmışlık var, pek cümle kuramıyorum. Yine de organizasyon çok güzeldi, ses sistemi ve sahne beklentilerin de ötesindeydi. Oğuz Abi'ye yakından ilgilendiği için ve WIB Club'a bugüne kadarki en iyi mezunlar gecesi organizasyonunu yaptığı için teşekkür ederim, gayet eğlendik =)

*Kıssadan hisse neymiş? Bu tip gecelerde canlı müzik için para harcamaya gerek yokmuş (biz zaten almadık da, o sahneye sisteme giden paraya yazık..). Pink Martini vs. ile hafif ve enstrümental başlayıp, alkolün dozu arttıkça Serdar Ortaç - Hande Yener - İbrahim Tatlıses mixleriyle ortam ısıtılıyormuş. Sıfır maliyet, bol eğlence. Kötü niyetli söylemiyorum ha, üçü de dünya tatlısı insanlar, çok güzel müzik yapıyorlar. Ciddiyim. İbo'nun sesi çok iyi mesela. Hem babamın bir sözü var İbo'yla ilgili: "İbrahim Tatlıses Avrupa'da doğmuş olsaydı gelmiş geçmiş en iyi tenör olurdu". Öyle işte.

22 Haziran 2010 Salı

Led Zeppelin



Birbiriyle alakasız arkadaşlarımın farklı ortamlarda Led Zeppelin dinlerken beyinlerinden damlayan, "düşünülmeden" söylenmiş sözler. Biriktirdim, yazıyorum:

- Fucking Robert Plant. He's the Beast. Noone can come close to him. - Bir İngiliz müzisyen

- Ben bunun kadar "seksi" notalar çalabilen bir gitarist daha duymadım.

- Plant ve Page'in karşılıklı spontan atışması. Sanki bununla doğmuşlar. Adamlar müziği bildiğin yaşıyor abi. Bunları artık yapamıyorlar be.

- Page çalarken notalara düşünmeden basıyor, böyle hızlı hızlı önüne ne gelirse paldır küldür. (Bu araya karışmış. Ozan Çanak söyledi. Linç serbest.)

 * Led Zeppelin sadece Robert Plant ve Jimmy Page'den ibaret gibi yazmışız, biraz ayıp olmuş. Neyse artık.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Bir yaşıma daha girdim.

Hem de sadece 5 kuruş!


İki Arkadaşım


Yüzlerini en çok gördüğüm iki arkadaşım. 
Tatlarını en çok sevdiğim iki arkadaşım.
Beni en ayık tutabilen iki arkadaşım.
Soldaki biraz daha ağır abidir, sağdaki ise bir dediğimi iki etmez, pamuk gibi.
Her gece sınavlara beraber çalıştık, beraber çeviri yaptık, okulu beraber bitirdik.
Sizi seviyorum, ve hiç bırakmayacağım.

15 Haziran 2010 Salı

The Thrills

Bence ve 60ların müziğini, özellikle Beatlesvari grupları sevenlerce, o tada en çok yaklaşan muasır gruptur kendileri. Şahsen şu aşağıdaki iki şarkıyı dinlerken hissettiğim "sıcak"lığı bir tek Beatles dinlerken hissediyorum, nitekim dünyanın en güzel şarkıları falan da değiller, hatta sıradanlar belki de. Ama "sıcak"lar.



Indieleşiyorum muntazaman.

The Cure Etkisi

The Cure'u her dinleyişte alkol almayı istemek, ama her seferinde alamayacak kadar vicdan azabı duymak, ve sırf alamadığından, yine de işini yapamamak. Ne alkol aldığınla kalmak, ne de işini yaptığınla...


Mart'10




12 Haziran 2010 Cumartesi

Glen Hansard ve Gitarı


Bu, Glen Hansard; İrlandalı bir müzisyen. Markéta Irglova'yla Once adlı filmde oynamış, oynarken gerçek hayatta onunla sevgili olmuş, yani filmin o muhteşem şarkılarını gerçek duygularla yapmış bir adam. Film boyunca gitarını elinden düşürmüyor. Bu gitar aynı zamanda tüm konserlerinde kullandığı, bestelerini yaptığı gitar(mış). Ünlü olmadan önce sokaklarda "busking" yaptığı zamandan beri kullanıyormuş.

Asıl merak ettiğim, acaba bu Takamine marka gitarın yaşamı nasıldı? Yani hikayesi ne; zira o delikleri açabilmek için uzun süre pek bi haşin çalmak gerekiyor (Gerçi filmdeki bir kaç sahneden aşinayız, şarkılarda derdini kusarken bağırmayı ve gitarın tellerine aynı oranda vurmayı seven bir adam). Ve daha da önemlisi, bu neredeyse kırılmak üzere olan gitarın Hansard için önemi ne? Ve neden tamir ettirmiyor, manevi değeri o kadar yüksekse de neden bu kadar kırılgan bir hale gelmiş gitarı kullanmaya devam ediyor? Zira benim için çok şey ifade eden böyle "sanat eseri" bir gitarım olsa bırak kullanmayı, en yalıtılmış ortamlarda saklardım.

Acaba gitarının bu halini ısrarla göstererek bir şey mi anlatmaya çalışıyor? (Sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyor :p).

Yok ya, adam derin merin de, bu kadar düşündüğünü sanmıyorum üzerinde. Sahnede "delik" bi gitarla şekil duruyor, sırf o yüzdendir =)

iPod

Çok sevdiğin eski mp3-player'ın yaşlanmanın getirdiği komplikasyonlarla bozulmuştur ve yenisi gereklidir. Öyle iPod'da falan gözün yoktur da, yurtdışındaki birine getirtirsen hafıza boyutu vs. özellikleriyle fiyat/performans açısından en uygununun bir iPod olacağını görürsün ve alırsın.

Eh, iPod çok kırılgan alettir, bir iki kere yere düşürüp bi yerlerini çizince için gider, bari buna bir kılıf alayım dersin. Sonra  aldığın 5 TL'lik kılıfın hakikaten tırt olduğunu görürsün, elinde paralanır. İnternette biraz araştırınca mik-kem-mel aksesuarlar bulursun. Fiyatları da gereksiz yere tuzludur ama iPod'una çok yakışacaktır. Almaya karar verirsin..

iPod alıp bir de onu gelin gibi süsleyen insanları, "tikileşme" sürecini daha iyi anlıyorum artık, en azından teknolojik alanda olanını. Daha çok da Apple'ın stratejisini anlıyorum, gerçekten diğer herhangi bir markaya göre çok daha fazla benimsiyorsun Apple ürünlerini, artık fiyatından mıdır nedir =) Yok yok, gerçekten özellikle yazılım açısından kullanması zevkli ve kolay ürünler üretiyorlar.

Ama şu linkteki şey hakikaten güzel değil mi, özellikle elektronik aletlerini çok çabuk eskiten insanlar için:

iPod nano 5G kılıfı neyin

10 Haziran 2010 Perşembe

Patlıcan

çok güzel.

[Bir şeyden aylarca hiç bahsedilmeyip, o şeyin bir gün içerisinde farklı gruplarda dile getirilmesi ve bütün gün alakasız şekilde onun düşünülmesi de ilginç değil mi? Patlıcan'ın ne kadar güzel bir sebze olduğu mesela.]

7 Haziran 2010 Pazartesi

Hakkaten lan.

"şu an dünyada aynı şeyleri düşünen
kaç insan vardır acaba
diye düşünen kaç insan vardır mesela"

metüst